10 Temmuz 2009

Eşcinsel Cinayetleri

Paris'in ilk "Beyaz Gece"siydi. 2002'den başlayarak, ekimin ilk cumartesisini pazara bağlayan gece, rengarenk aydınlatılan sokaklarda dans edilecek, müzelere, tiyatrolara, konserlere gidilecek ve kimse uyumayacaktı.

Saat sabah 2.30'a geliyordu. Beyaz Gece'nin fikir babası Fas kökenli Belediye Başkanı Bertrand Delanoe, belediye binasında, sabaha kadar sürecek eğlencelere katılan halkın arasında, büyük bir keyifle dolaşıyordu. Aniden, karnına bir bıçak saplandı. 39 yaşındaki Cezayirli Azedine Berkane hemen yakalandı. Başkan, seçimlerden önce bir TV programında eşcinsel olduğunu ilan etmişti. Azedine, eşcinsellerden nefret ettiğini, onu bu nedenle öldürmek istediğini söyledi. Başkan ölmedi. 12 Ocak 2004'te, saldırganın akıl hastası olduğuna karar verildi ve bir psikiyatri kliniğine gönderildi. Beyaz Geceler sürüyor. Hatta 16 Eylül gecesi, Paris ve İstanbul Belediye Başkanlarının önderliğinde, Beyoğlu'nda da düzenlenecek. Eşcinsellere yönelik nefret de sürüyor. Yapılan araştırmalar, "Cinsel ilişki teklif ettiği için öldürdüm" ya da "Baştaki pazarlığa uymadı" savunmasının, gerçeği her zaman yansıtmadığını ve cinayetlerin ardında nefretin yatabileceğini de gösteriyor. Baki Koşar, Cevat Tuksavul, Emre Kuytu, Aziz Çabuk, Deniz Tüney, Ekrem Yılmaz, Özdemir Hunca, Zeki Ercan ve daha nicelerini öldürten, nicelerine saldırtan da, belki açıklanan nedenler değil de, eşcinsel nefretiydi.

Eşcinsellere yönelik şiddetin nedenlerini inceleyen kriminolojik çalışmalar, yeni sayılır. Bu gecikmenin nedeni, insanlık tarihi kadar eski olmasına ve zaman zaman değişik topluluklar içerisinde yaygın biçimde kabul görmesine rağmen, eşcinselliğin bir hastalık, hatta istenirse vazgeçilebilir bir cinsel sapkınlık olarak değerlendirilmesi ve öldürülenlere de neredeyse "hak etti" denmesidir.

Nazi Almanya'sında ve işgal edilen ülkelerde on binlerce eşcinselin toplanması, yakalarına pembe üçgen dikilerek işaretlenmesi (lezbiyenlere siyah üçgen), kısırlaştırılması, Dr. Carl Vaernet gibileri tarafından testislerine hormon enjeksiyonuyla tedavi edilmeye çalışılması, bir eşcinsel geni bulabilmek amacıyla deneyler yapılması, konsantrasyon kamplarında yakılmaları, tek başına Hitler'in hezeyanlarının bir sonucu olarak görülemez.

Almanya'nın en ünlü adli tıp hocalarının 70'lerde yayınlanan ders kitaplarında, eşcinsellik; zoofili (hayvanlarla cinsel birliktelik) ve nekrofilinin (ölülerle cinsel birliktelik) yer aldığı, cinsel sapmalar bölümü içerisinde işlenir; kısırlaştırma, eşcinselliğin tedavi yöntemleri arasında sayılırdı.

Bu bakış açısı yalnız Almanya'ya da özgü değildi. Fransız ekolünden gelen, babam Prof. Dr. Şemsi Gök'ün kitabında da, eşcinsellik seksüel sapıklılar arasında yer alır (aynı bölümde, "tenasüli tersliklerin başta geleni" olarak tanımladığı mastürbasyon da bulunuyor). Son 10-15 yıldır değişmeye başlasa da, yüzyılların önyargıları kolay yıkılmıyor.

NEDEN ÖLDÜRÜYORLAR

Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi (LAMBDA), Baki Koşar'ın öldürülmesine, 'Eşcinsel cinayetleri politiktir' diyerek, katillerin tek kişi olmadığını, cinayetin ardında eşcinsellerden nefret eden herkesin bulunduğunu anlatmaya çalıştı. Haklılar, ancak eşcinsel cinayetlerinin farklı nedenleri de var.

Çok sayıda cinayeti inceleyenlere göre katiller, mağdurun davranışlarını, cinsel bir teklif gibi yorumlayan ve bu yüzden kendilerini savunanlar, kendilerini eşcinselliğin kesinlikle kabul edilmediği sosyal normların bekçisi sananlar, canlarının sıkıntısını şiddet içerikli heyecanlarla gidermeye çalışanlar ve arkadaşlarına erkekliklerini ve heteroseksüelliklerini kanıtlamaya çalışanlar şeklinde sınıflanıyor. Buna, HIV/AIDS yayılmasından eşcinselleri sorumlu tutan yanlış inanışı da eklemek gerek.

Öte yandan, birlikte yaşadığı kişilerce de öldürülebileceklerini göz ardı etmemek gerekir. İki erkek ya da iki kadın arasında yaşanan ilişki, tıpkı bir kadın ile bir erkek arasındaki gibi, her türlü çatışmayı, örneğin kıskançlığı barındırır ve cinayetin nedeni sadece bu bile olabilir.

NASIL ÖLDÜRÜYORLAR

Öldüresiye dövülen, 40-50 kez bıçaklanan eşcinsellerin sayısı az değil. Çoktan ölmüş olduğu halde dövülmeye, bıçaklanmaya devam edildiği biliniyor. Arkadan bağlı eller, elle, iple, kabloyla, bezle boğma, cinsel organı kesme, karakteristik bulgular arasında.

Polis ve adli tıp uzmanları, iki erkek arasındaki şiddetin aşırılığına ve boyna, göğse, karna yönelik saldırıların tercihine dikkat çekerler. Yüze, boğaza doğru saldırma, ağız bölgesinin homoseksüel ilişkideki önemine bağlanır. Çünkü, anal ilişkinin, eşcinsel erkeklerin tercih ettikleri bir davranış olduğu sanılsa da, aslında fellasyo, yani ağız-cinsel organ temasının, daha yaygın olduğu biliniyor.

İşte bu nedenle, kadınlara yönelik saldırılarda, boğaz, göğüs ve genital bölgenin hedeflendiği durumlarda, akla hemen, cinayetin cinsel motifli olduğunun gelmesine benzer şekilde, erkeklerin boğazına yönelik saldırılarda da benzeri bir gerekçe düşünülmeli.

Bununla birlikte, eşcinsel cinayetlerinde aşırı şiddet gözlenmesi, hiç kuşkusuz gerek kurban, gerekse mağdurun erkek olması ve biyolojik olarak daha fazla fiziksel güç ile donatılmış olmalarından kaynaklanır.

NASIL SAVUNUYORLAR

Eşcinseller, tıpkı heteroseksüeller gibi, her sosyal sınıf, meslek, ırk ve etnik grup içinde yer alır, her inanç ve politik görüşe sahiptir. Kadın-erkek ilişkisindeki bir tek eylem dışında, onları heteroseksüellerden ayıran hiçbir fark yoktur. Bu nedenle, toplum içerisinde şiddete yol açan her türlü çatışmanın tarafı olmalarını doğal karşılamak gerek.

Ancak, eşcinsel cinayetleri, genellikle "eşcinsel olmayanın, olanı öldürmesi" şeklinde değerlendirilir. Bunun nedeni katilin savunma biçimidir.

Örneğin, yaşlı eşcinsel erkekleri öldüren gençler, genellikle "başlangıçtaki pazarlıkta yer almayan eylemlere zorlanma, erkekliği ile alay edilme" gibi gerekçeleri öne sürerler. Birçok örnekte doğru olabilir ama, onlara karşı nefretin yoğun, öldürülmeyi "hak ettikleri" inanışının yaygın, gençler arasında işsizliğin yüksek olduğu, kolay ve hızlı para kazanmanın özendirildiği ülkelerde, bu söylem doğru olmasa da kolayca kabul görür. Farklı silahlar kullanılan, beden üzerinde işkence izleri bulunan, genital organların, ağız ve boynun hedeflendiği saldırılarda ise, böyle bir iddianın doğruluğu söz konusu bile olamaz. Ender rastlanan psikiyatrik bir rahatsızlığa dayandırılan "İlişki teklifinde bulunduğunu sandım, kendimi kaybettim" savunması, eşcinsellere karşı önyargıların, ayırımcılığın, nefretin yoğun olduğu topluluklarda sıklıkla kullanılır oldu.

"Bana eşcinsel dediği için onu öldürdüm" ise, özellikle ülkemizde dile getirilen, akla yatkın bulunduğundan yeterince sorgulanmayan bir diğer gerekçedir.

Şablonlaşan savunmalar, birisini öldüren eşcinseller için de geçerli. Onlar genellikle, can güvenliklerinin tehdit edildiğini ve kendilerini korumak zorunda kaldıkları için cinayeti işlediklerini ileri sürerler. Eşcinselliğin toplum tarafından rahatça kabullenildiği ve insanların damgalanmaktan çekinmediği ülkelerde, cinayet işleyenlerin, aslında eşcinsel olmadıkları halde, kendilerini savunmak üzere bu gerekçeyi kullandıklarına da rastlanıyor.

NASIL ÖNLENİR

Çağdaş bir toplumda ırk, din, etnik kökene dayalı ayırımcılık yüzünden ya da birisinin sakat, akıl hastası, sokak çocuğu, ihtiyar diye öldürülmesine tahammül edilemediği gibi, cinsel yönelim ve kimliğe dayalı ayırımcılığın da yeri olamaz. Eşcinsel, biseksüel, transseksüel ve transvesti cinayetlerinin önlenmesi, bunların ardındaki homofobik ve transfobik motiflerinin ortaya çıkartılmasına, delillendirilmesine ve faillerin ağır biçimde cezalandırılmasına bağlıdır.

Soruşturmalar açısından bakıldığında, eşcinsellerin bedenlerinde, anal ilişkinin iz ya da belirtisinin bulunacağı önyargısından kurtulmak şarttır. Okunan bir kitabın, taşınan bir mendil renginin bile çok şey ifade ettiği bu kültürü iyi bilmeden, belki failin kim olduğu bulunur ama, cinayetlerin, hele kadın eşcinsellere karşı işlenenlerin önünü alacak bilgi edinilemez.

Her suçun önlenmesinde olduğu gibi, burada da, fail, mağdur ve olay yeri hakkındaki ayrıntılar, veritabanlarında tutulmalıdır.

Emniyet teşkilatımız içerisinde, eşcinsel cinayetleri artık ayrı bir birim tarafından değerlendiriliyor. Bu birim, elindeki verileri analizleyip, risk ve koruyucu faktörleri belirleyerek toplumla paylaştığında, cinsel yönelimlerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, ancak kesinlikle saygı duymak zorunda olduğumuz vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini de sağlamış olacağız.

EŞCİNSELLERLE İLGİLİ YASALAR

Aynı cinsiyetten iki kişi arasındaki birliktelikle ilgili yasalar, ülkeden ülkeye çok büyük farklılıklar gösteriyor. Bir yanda İspanya, Belçika, Hollanda, Kanada gibi evlenmelerine izin verenler, Lübnan gibi 1 yıl, Malezya gibi 20 yıl hapsedenler, diğer yanda İran, Yemen, Suudi Arabistan, Nijerya gibi idamla cezalandıranlar var.

Avrupa ülkelerinin hiçbirinde, 18 yaşından büyüklerin eşcinselliğini yasaklayan bir düzenleme olmadığı gibi, cinsel yönelimlere dayalı ayırımcılık, ayrı bir suç olarak tanımlanır. Bunun temel nedeni Avrupa Parlamentosu'nun 2004 yılında aldığı karar.

Kimi ülkelerde, birisini eşcinsellikle itham etmek bile suç. Örneğin, Finlandiya Parlamentosu üyesi Tony Halme, Cumhurbaşkanı Tarja Halonen'e lezbiyen deyince, çok zor günler yaşadı. (Eşcinsel milletvekillerine kendilerini açığa çıkartmadıkları ve cinsel yönelim ayırımcılığına karşı mücadele etmedikleri için sitem eden Halonen, Ocak 2006'da 2. kez cumhurbaşkanı seçildi).

Azerbaycan'da da tıpkı ülkemiz gibi, iki erişkin erkek ya da kadının birlikteliğini cezalandıran bir yasa maddesi bulunmuyor.

Birleşmiş Milletler ise, cinsel yönelime dayalı ayırımcılıkla ilgili karar tasarısında bir türlü anlaşamıyor. Hatta 2006 başında, genel sekreteri Kürşat Kahramanoğlu olan, 400'ün üzerindeki sivil toplum örgütünün temsilcisinin bulunduğu Uluslararası Gay ve Lezbiyenler Birliği'nin gözlemci statüsünü iptal etti. Mısır, İslam Konferansı Örgütü, İran, Sudan ve Amerika Birleşik Devletleri, bu iptali destekledi. Yapılan oylamada Türkiye'nin çekimser kalması ise sevindirici.

ANKETLERE GÖRE

Türk kadınlarının yüzde 14'ü en az bir eşcinsel deneyim yaşamış

Türkiye'de 10 yıl arayla, ilki 1992'de Kadınca, ikincisi 2002'de Hülya dergisi okurları arasında aynı anket yapıldı. İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nden Doç. Dr. Ümit Sayın tarafından hazırlanan ankette, eşcinsellikle ilgili bir soru da var. Aradan geçen 10 yıla, dergilerin okur profilindeki farklılıklara rağmen, bu sorunun yanıtları hayret verici biçimde birbirine yakın. 706 Kadınca okurunun yüzde 68.6'sı, 530 Hülya okurunun yüzde 70'i, kendi hemcinsiyle cinsel birlikteliği kesinlikle reddediyor. Buna karşılık ankete cevap verenlerin yüzde 14 kadarının, yaşam boyu en az bir eşcinsel deneyimi var.

Bütün hatalarına rağmen, bu sayılar, eşcinsel deneyimi olan kadın sayısının hiç de az olmadığını, hatta ünlü Kinsey Raporu'nda, Amerikan kadınları için belirlenen yüzdenin de üzerinde olduğunu gösteriyor. Türkiye'deki sayının yüksekliği, 10 yılda neden bir değişiklik göstermediği, mutlaka ayrıca tartışılmalı. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Şahika Yüksel de eşcinsel oranının yüzde 10-15 arasında olduğunu söylüyor.

Mutlak değerler ile ilgili kesin bilgilerimiz olmamakla birlikte, öldürülen kadın eşcinsel sayısının, erkeklerden daha az olduğu kabul ediliyor. Örneğin FBI'ın Amerika için verdiği 2004 suç istatistiklerinde bu sayılar, 910 ve 230.

Kadınların, kadınları öldürmesinde, canavarca duyguların daha az görülebileceği düşünülebilir. 90'lı yıllarda Indiana'da, 12 yaşındaki küçük Shanda Renee Sharer'in, yaşları 14-17 arasında değişen dört kız tarafından boğulması, bıçaklanması, başına demirle vurulması, anüsüne bıçak sokulması ve henüz canlıyken üzerine gaz dökülerek yakılması, lezbiyen cinayetlerinin ne kadar beklenmedik özellikler taşıyabileceğini göstermesi bakımından önem taşır. Ayrıca, sadece eşcinselleri hedef alan seri katillerin de olduğunu unutmamak gerek.

Herşey teşvik edilebilir, ama LGBTT olmak asla

Lambdaistanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği hakkında Mayıs 2008'de verilen kapatma kararını Yargıtay bozmuş, derneğin şu anda yasalara aykırı olmadığını, “eşcinselliği teşvik ettiği” takdirde kapatılabileceğini belirtmişti.

30 Nisan 2009 günü, Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi bu karara uydu. Lambdaistanbul'un yanı sıra birçok STK gönüllüsü, karar sonrası bir basın açıklamasıyla mutluluklarını dile getirdiler. “Bizler, örgütlenme özgürlüğünü teşvik ediyoruz. Bizler gizlenmemeyi teşvik ediyoruz. Bizler, herkesin kendi gibi olabilmesini teşvik ediyoruz” dediler. Bir şey daha eklemelerini beklerdim. “Her şey teşvik edilebilir, ama LGBTT olmak asla.”

Günümüzde, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kişisel bir tercih olmadığı, bir yandan çok sayıda genetik faktörün, diğer yandan doğum öncesi ve sonrasında karşılaşılan metabolik etkenlerin (örneğin hormonların) bir bileşkesi olduğu, bu nedenle basit Mendel kurallarına uymadan bir kuşaktan diğerine aktarıldığı kabul ediliyor. Kısacası, 10 yıl önce sanıldığı gibi tek bir “gey geni” yok. (Mustanski, 2005)

2005 yılında, Karolinska Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Ivanca Savic ve ekibi, kadın, erkek, eşcinsel kadın ve eşcinsel erkeklere, erkek terinde bolca bulunan androstadien (AND) ile kadın idrarındaki östrojen benzeri estratetraenol (EST) koklatmışlar, eşcinsel erkek beyninde gözledikleri değişikliklerin, kadınların beyinlerindekine ve eşcinsel kadın beyinlerindeki değişikliklerin ise, erkek beyninde gözlenenlere uyduğunu saptamışlardı.

2009 yazında da, Polonya'nın Lodz Üniversitesi'nden Antoszewski ve arkadaşları, yaşları 20-28 arasında değişen 48 transseksüelin (biyolojik olarak kadın oldukları halde, kendilerini erkek olarak hissedenler) odontometrik özelliklerini yayınladılar. İnsan dişinin büyüklüğü ve şekli, daha ana karnındayken belirlenir. Bir başka deyişle genetiktir. Bu kişilerin dişlerine ait ölçümler, kadın ve erkek kontrol gruplarının dişlerine ait değerlerin arasında yer alıyordu. Böylelikle, transseksüalizmin de genetik temeli olduğu, bir kez daha gösterilmiş oldu.

Bütün bunlara ek olarak, Lauren Hare ve arkadaşları, biyolojik olarak erkek oldukları halde, kendilerini kadın hisseden 112 transseksüelin DNA'sını incelemiş ve testosteronu denetleyen genin normalden uzun olduğunu saptamışlardı. Testosteronun etkisini azaltan bu değişikliğin, erkek bebek beyinlerini, daha anne karnındayken farklılaştırdığı anlaşıldı.

Bilim, tıpkı göz rengi gibi, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kişisel bir tercih olmadığını ve DNA'sında kayıtlı biyolojik bir gerçek olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle, LGBTT'lerin insan haklarını savunmaya çalışan Lambdaistanbul'un, eşcinselliği teşvik edebilmesi tıbben mümkün değil.

Evet, insanlık tarihinin her döneminde, her toplulukta gözlenen, kimi yerde eller üstünde tutulan, kimi yerde korkunç işkencelerle öldürülen LGBTT'lerin haklarını, günümüz Türkiye'sinde ciddi biçimde savunmaya ihtiyaç var. Çünkü çoğu, en temel insan hakkından, yaşam hakkından bile yoksunlar.

LGBTT'LER KAÇ KİŞİ?

Seksolojinin babası kabul edilen, Amerikalı biyolog, entemolog, zoolog Alfred Kinsey, 5300 beyaz erkek ve 5940 beyaz kadınla yaptığı anket çalışması sonuçlarını biraraya topladığı 1948 ve 1953 tarihli ünlü raporlarında, Amerikalı beyaz erkeklerin yaklaşık % 46'sının hem kadın, hem de erkeklere karşı cinsel açıdan “tepki” verdiğini, % 37'sinin yaşam boyu en az bir kez eşcinsel ilişkide bulunduğunu bildirmişti. Beyaz ırka mensup kadınlar için bulduğu oran, bunun çok altındaydı.

Günümüzde, New York ve Los Angeles'taki toplam LGBT sayısı bir milyona yakın; San Francisco nüfusunun ise, % 16 kadarı, LGBTT. 2008 Başkanlık seçimlerinde kendisini gey, lezbiyen, ya da biseksüel olarak tanımlayanların oranı, % 4. Tıpkı, 2004 seçimlerindeki gibi.

2008'de İngiltere'de yapılan bir ankete göre, nüfusun % 13'ünün yaşam boyu bir kez eşcinsel deneyimi olmuş, ancak kendisini eşcinsel olarak tanımlayanlar, sadece % 6. Buna karşılık, Yeni Zelanda'lıların % 20'si, kendi cinslerine karşı “bazı duygular” beslediklerini söylemekle birlikte, % 2 kadarı kendisini eşcinsel olarak tanımlıyor. Fransa'da yaşam boyu en az bir kez eşcinsel ilişkiye giren erkeklerin oranı % 4, kadınların % 12.6. Bu oran, İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Şahika Yüksel'in Türkiye kadınları için tahmini ile örtüşüyor. Durex'in 2007 yılında, 26 ülkede (aralarında Türkiye yok), 26 bin kişiye uyguladığı cinsel mutluluk anketine göre, eşcinsel deneyimi olan İsveçli erkeklerin oranı % 12.

Avrupa ülkeleri ve ABD'deki eşcinsel sayısının, nüfusun % 1-10'unu oluşturduğu tahmin ediliyor. Geylerin oranı, her ülkede lezbiyenlerden biraz daha yüksek. (Zietsch, 2008; Grulich, 2003; Michael, 1995; Johnson, 1992) Dünya genelinde ise, erişkin erkek nüfusun % 3-4'ünün, kadınların da 1.5 - 2'sinin yaşamını eşcinsel olarak sürdürdüğü bildiriliyor (Mackay, 2001).

Transseksüalizme ilişkin istatistik veriler de, ülkeden ülkeye değişiyor. Son 40 yıldır bu alanda çalışan Amsterdam'daki bir klinik, erkeklerde rastlanma sıklığını 10 binde bir, kadınlarda 30 binde bir olarak bildiriyor.

Konu ile ilgili dünya genelindeki tüm verileri birarada değerlendiren ve karmaşık formüllerle istatistikleri yineleyen Olyslager ve Conway ise, bu oranın çok düşük olduğunda ısrar ediyor. 2007 yılındaki 20. Dünya Cinsel Kimlik ve Sağlık kongresinde sundukları, ardından International Journal of Transgenderism'de yayınlanan makalede, her 4.500 erkekten birinin kendisini kadın, 8 binde bir kadının da erkek olarak hissettiğini öne sürüyorlar.

Kafanızı bu sayılarla şişirmemin bir nedeni var. Türkiye'deki LGBTT'lerle ilgili elimizde sayısal bir veri bulunmuyor. Ancak, uzaydan gelmediğimize göre, üç aşağı, beş yukarı diğer dünyalılara benzeriz herhalde. Şimdi elinize bir hesap makinesi alın, bu topraklarda yaşayan en az 700 bin eşcinsel ve 2500 transseksüelin hakkının korunması gerektiğini göreceksiniz.

KİMLER SALDIRIYOR?

Dünya genelinde, erişkin eşcinsel erkeklerin ölümü ile sonuçlanan saldırıların, toplam adam öldürmeler içinde % 1-4'lük bir payı olduğu sanılıyor. Bunların, öne çıkan özellikleri şunlar:
Ölüm, saldırganın yaşadığı yer ya da coğrafi bölgede gerçekleşmiyor; kapı ve pencerelerde zorlama gözlenmiyor; ceset, yatak odasında bulunuyor; mağdur, tek başına yaşıyor, evvelce karşılaştığı tehditleri polise bildirmemekle tanınıyor.

Katil, mağdurdan daha genç, evvelce işlediği başka suçlar ve parasal sıkıntıları var; cinayette ateşli silah ya da bıçak kullanıyor; saldırıda, ölümü meydana getirmeye yetenin çok üzerinde şiddet kullanıyor (20-30 bıçak darbesi gibi); kundaklama ve gasp teşebbüsü gözleniyor; gerek mağdur gerekse fail, genellikle alkol ya da uyuşturucu etkisi altında.

Cinayet masası dedektiflerinin başucu kitabının yazarı, New York polis teşkilatından emekli Vernon Geberth, bundan on yıl kadar önce, erkek eşcinsel cinayetlerini altı sınıfta toplamıştı.
2007'de Güney Florida Üniversitesi'nden Eric Beaugerard ile Montreal Üniversite'sinden Jean Proulx ise, konuyu mağdur, fail ve olay yeri karakteristikleri açısından yeniden ele aldılar ve saldırganları başlıca üç sınıfa ayırdılar: 1) İntikamcı, 2) Cinsel motifli avcı ve 3) Cinsel motifi bulunmayan avcı.

EŞCİNSEL KATİLLERİN GÖZÜYLE EŞCİNSEL KURBANLAR

Pek çok katil, cinayetten önce ya da sonra, kurbanının fotoğrafını çeker. Eşcinsel cinayetleriyle ilgili mağdur fotoğraflarının önemli bir bölümü de, Jeffrey Dahmer, Robert Bardella gibi kendileri de eşcinsel katillerin kişisel koleksiyonlarından alınmıştır. Birini özetleyelim:
Otopark bekçisi gözlerine inanamadı. Gençten biri, karşıki evin ikinci katından sokağa atlamıştı. Hemen polisi aradı. “Tamamen çıplak değil” dedi, “boynunda kırmızı bir köpek tasması var.” Canını kurtarmak için sokağa atlayan adam bir seks işçisiydi aslında. Müşterisi onu otomobiline almış, her yanı çöp yığılı, köpek dışkısı kokan bu eve getirmişti. Başına sert bir cisimle vurulduğunu, ardından boynuna saplanan iğneyi hatırlıyordu. Kendine geldiğinde kollarından, bacaklarından yatağın demirlerine bağlıydı. Boynuna tasmanın geçirildiğini, son birkaç saattir olanların ve izleyen dört günde olacakların (örneğin cinsel organlara bağlanan elektrik, göze sıkılan çamaşır suyu, ırza geçme..) en ince ayrıntısına kadar bir deftere kaydedileceğini ve her aşamanın fotoğraflanacağını bilmiyordu.

2 Nisan 1988 sabahı, 22 yaşındaki Chris Bryson, sokağa atlamakla sadece kendini değil, kimbilir daha kaç canı kurtardı. Robert Bardella'nın evinde ele geçen ve kendisinin “eşcinsel aşk esiri” olarak tanımladığı 23 erkeğe ait 357 işkence fotoğrafını inceleyen polis, bunlardan altısını öldürdüğünü saptadı. Bahçesinden kafatasları, kemikler, dişler çıktı. Bardella, 18 Aralık 1988'de ömür boyu hapse mahkum oldu, 1992'de bir enfarktüs krizinden öldü. Aslında, ölümünden birkaç gün önce cezaevi papazına bir mektup yazmış ve gardiyanların kalp ilaçlarını vermemesinden şikayetçi olmuştu. Ölümü hiçbir zaman soruşturulmadı.

Afrikalı ve Asyalı 17 erkeğin ırzına geçen, işkence eden, canlıyken uzuvlarını bedenden ayıran, etlerini yiyen, ölülerle ilişkiye giren Jeffrey Dahmer'in fotoğrafçılığı farklıydı. Kurbanlarını genellikle öldürdükten ve kimi zaman parçaladıktan sonra fotoğrafladı. 957 yıl hapse mahkum oldu. 28 Kasım 1994'te cezaevinin spor salonundaki tuvaleti temizlerken, başka bir mahkumun başına demirle vurması sonucu öldü.

8 Temmuz 2009

Ben senin hayatından gittim oğlum, hadi dur o sarı odalarda durabilirsen


Karnı ağrıyor, başı dönüyor, kulağı çınlıyor, kusuyor, zaman zaman kendini kaybediyordu. "Beni bu karanlık ve yağmurlu şehir hasta etti" demişti, midesinde kuru ekmek, çürük dişlerinin arasında pipo, burnunda terebentin kokusu ve sağa sola atılmış çokça absent şişesiyle. Kardeşi Theo istediği için resim yapıyordu, resim yaptığı için o harika adamı tanımıştı, o harika adam sıcaktan yeni dönmüştü.

1 Mayıs 1888 günü, güneydeki sarı evin dört odasını, o harika adamla yanyana resim yapabilmek için kiraladı. Yaz boyu güneşin altında çalıştı, sarı masa üzerinde duran vazo ve vazo içindeki ayçiçeklerini onun için resmetti. 12 çiçekli olanı, harika adam için hazırladığı odaya astı. Mutlaka gelecekti ve görünce beğenecekti. Yastığına damlattığı kafur yağını koklayarak geçirdiği yalnız geceler nihayet bitti ve Vincent van Gogh'un dört gözle beklediği Paul Gauguin, 23 Ekim 1888'de geldi.

Ben, bundan 10 yıl önce Fransa'nın güneyindeki Arles'e gittiğimde, Lamartine Meydanı'ndaki sarı ev artık yoktu. Tıpkı 5 çiçekli vazo gibi, Alman bombalarından kurtulamamıştı. Sarı masa üzerindeki diğer vazo tabloları milyon dolarlara el değiştirmiş, Tokyo, Münih, Amsterdam ve Filadelphia müzelerindeki yerini almıştı.

DOKUZ HAFTALIK MUTLULUK

Vincent Van Gogh ve Paul Gauguin, Arles'teki sarı evde ve çevresinde resim yaptıklarının dokuzuncu haftasında, Montpellier'deki Fabre müzesine gittiler, Courbet ve Delacroix'nın tablolarını incelerken tartışmaya başladılar, akşama doğru eve döndüler.

Gauguin, gerginliğe dayanamayacağını ve Paris'e dönmek istediğini yineledi ve 23 Aralık 1888 gecesi, boya tüplerini toplamaya, değerli tuvallerini sarmaya, giysilerini valizine yerleştirmeye başladı. Van Gogh, harika adamı için özene bezene hazırladığı yatak odasının yavaş yavaş boşaldığını gördükçe giderek sinirlendi.

Gauguin biraz hava almak için dışarı çıktı. Fazla uzaklaşmamıştı ki, ayak sesleri duydu. Bir hızlanıp bir yavaşlayan adımlardı bunlar. Durdu, döndü. Bir adım ötede, elinde usturayla duran Van Gogh'u gördü. Nefesini tuttu, gözlerinin içine baktı. Vincent, bir an tereddüt etti, geriye döndü ve sarı eve doğru koşmaya başladı.

Gauguin, geceyi bir otelde geçirdi. Sabahın ilk ışıklarıyla eve döndü. Kapıya birikmiş meraklı kalabalığı yararak içeri girdi. Her yer kan içindeydi, oraya buraya atılmış kanlı havluları, yatak çarşaflarını ve polisleri gördü. "Arkadaşınız öldü" dediler. "Anlatın, aranızda ne geçti?"

BU PAKETİ İYİ SAKLA

Aslında Van Gogh ölmemişti, kafasına kabaca sarılı bir bandajla kendinden geçmiş yatıyordu. Bu, Gauguin'in onu son görüşü oldu.

Van Gogh, elindeki usturayla sol kulağının alt ucunu kesmiş, kağıda sarmış, yalpalayarak girdiği genelevin bir çalışanına "bunu iyi sakla" diye teslim etmiş ve geldiği gibi sessizce ayrılmıştı. Paketi açan kızın bağırması üzerine ortalık ayağa kalkmış, postacı Roulin, Van Gogh'u sokakta bulmuş, evine götürüp yatağa yatırmıştı.

Gauguin'in çektiği telgraf üzerine gelen Theo, kardeşini Arles hastanesinde buldu. "VG, 35 yaşında, sağ elini kullanır, işsiz erkek sanatçı, nefesi alkol kokuyor, ajite, olmayan sesler duyuyor, delirmekten korkuyor, fazla miktarda kan kaybetmiş, durumu kritik" diye yazmıştı Dr. Felix Rey, protokol defterine.

89 baharında Van Gogh, Arles'e 20 kilometre uzaklıktaki Saint Remy akıl hastanesinde, sarısı daha az, yuvarlak fırça darbelerinin öne çıktığı tablolarını yapmaktaydı. Bir yıl sonra, Paris yakınlarındaki bir çiftlikte "benden daha hasta" diye tanımladığı doktoru Paul Gachet'nin gözetimindeydi. 70 günde, 70 yağlı boya tablo tamamlamıştı. 27 Temmuz 1890 günü tarlalara doğru yürüdü, tabancasını göğsüne çevirdi, iki gün sonra öldü. 37 yaşındaydı, 10 yıldır resim yapıyordu ve sadece bir tekini satabilmişti.

ABSENT ÇILGINLIĞININ NEDENİ THUJONE DEĞİL

Tablo ve eskizleri dünyanın en pahalı eserleri arasında yer alan, post empresyonist (art izlenimci) akımın önemli temsilcilerinden Hollandalı Vincent Van Gogh, kardeşi Theo'nun tavsiyesine uyup resim yapmaya başladığında 27 yaşındaydı. Aşık olduğu bir akrabasının evlenme teklifini reddetmesi, birlikte yaşadığı alkolik Clasina doğurduğunda, kadını ve çocukları terketmesi için gördüğü baskı, evlenmeleri engellendiğinde, sevdiği komşu kızı Margot'nun striknin (köpek zehri) içerek intiharı ve babasının ani ölümü gibi travmaların üst üste bindiği 1885'te, bir yandan resim yapıyor, diğer yandan ekmek, kahve, sigara ve absentle "besleniyordu".

Absent, değişik bitkilerin damıtılmasından, ama öncelikli olarak pelin bitkisinden (Artemisia absinthium) elde edilen ve alkol oranı % 70'lere varan, çok sert bir içkidir. Üretim sırasında yeşil anason katılanı, "yeşil peri" diye bilinir.

YAHYA KEMAL SIKI ABSENTÇİYDİ

19. yüzyıl sonlarında Orta Avrupa, Fransa ve kısmen Amerika'da absent, çok modaydı. Sayısız sanatçı ve edebiyatçı, yaratıcılığını geliştirmek amacıyla, yüksek ayaklı bir cam kadehe absent doldurdu, üzerine delikli bir kaşık, kaşığa bir kesme şeker yerleştirdi, buz gibi su dökerek hem şekeri içkiye kattı, hem absentini seyreltti ve bundan ciddi biçimde zarar gördü. Bu arada, Yahya Kemal Beyatlı'nın da, Paris'te geçen gençliğinde sıkı bir absentçi olduğunu ve bundan "Büyü Şiir"de söz ettiğini belirtelim. (Paris'te genç iken koyu Baudelaire'perest idim / Balkon'la, Yolculuk'la, Güzellik'le mest idim. Sinmişti şi'ri ruhuma ulvi keder gibi / Absente damla damla sızan şeker gibi.)

Toplumlarda yaşanan şiddetin sorumlusu olarak da görülen absent, 1900'lerin ilk yıllarında, 82 bin İsviçrelinin imzasıyla önce bu ülkede, ardından Avrupa'nın hemen tamamında ve Amerika'da yasaklandı. 1988'de Avrupa ülkelerinde, 2007'de Amerika'da satışı yeniden serbest bırakıldı.

Van Gogh, Degas, Toulouse-Lautrec, Picasso, Edgar Allen Poe ve Charles Baudelaire gibi pek çok ünlüde gözlenen algı, duygudurum, bilinç ve davranış değişiklikleri, içtikleri fazla miktarda absente bağlanır. Başlangıçta, absentin bu yan etkilerinden, pelin bitkisindeki alfa thujone adlı kimyasal sorumlu tutulmuştu. Hatta, 2000 yılında Berkeley Üniversitesi'nden çevre kimyacısı ve toksikolog John Casida, thujone'nin bağlandığı beyin bölgesini saptayarak, sara benzeri nöbetleri bununla açıklamıştı. Son bir-iki yılda yapılan araştırmalar, Fransızların yasaklama öncesi orijinal absentlerindeki thujone düzeylerinin, bilinç ve davranış değişikliklerine yol açamayacak kadar az olduğunu gösterdi.

Ayrıca, thujone'nin kimyasal formülü, esrarın etkin maddesi THC'ye (tetrahidrocannabinol) benzediğinden, onun gibi etki ettiği sanılmıştı. 2007 yılında yapılan araştırmalar, bunun da bir şehir efsanesi olduğunu kanıtladı.

Van Gogh'un tabloları neden sarı?

Yaşamının son yıllarında, sarı rengin Van Gogh'u cezbettiği muhakkak. Sarı renkte bir evde oturuyordu ve tablolarına sarı hakimdi. Özellikle bu rengi tercihinin nedeni, elbette sarıya düşkünlüğü ile açıklanabilir. Ancak bu özelliğini, cisimlerin sarı bir camdan bakıldığında olduğu gibi, sarı renkte görülmesiyle kendini belli eden ksantopsi adlı görme bozukluğuna da bağlamak mümkün. Ksantopsiye, fazla miktarda içtiği absentin içindeki thujone'nin yol açtığı teorisi çok sayıda taraftar bulmuştur. Yüksek dozda thujone'nin, ksantopsiye yol açtığı doğrudur. Ancak bir absent içicisinin, kanında çevreyi sarı gösterecek kadar thujone birikemeden, aldığı çok yüksek miktardaki alkol nedeniyle komaya girip öleceği de doğrudur. Dolayısıyla Van Gogh'un tablolarındaki sarı rengi, absentine bağlamak bilimsel gerçeklere aykırıdır.

YÜKSÜKOTU İDDİASI

Fazla miktarda kullanıldığında, çevreyi sarı gördüren bir diğer zehir, digitalis'tir, yani yüksükotu. Ölümünden sonraki yıllarda sayısız hekim, ressamın mektuplarında dile getirdiği ve arkadaşlarınca gözlenen tıbbi ve psikiyatrik şikayetlerini değerlendirerek hastalığının adını koymaya çalışmıştır. Olası tanılar arasında, sar'a, şizofreni, manik-depresif psikoz, kalıtsal bir metabolizma kusuru olan akut porfiri, iç kulak sıvısında basınç artışının yol açtığı Meniere hastalığı, terebentin, kafur, ayrıca digitalis zehirlenmesi de bulunuyor.

Van Gogh'un digitalis kullandığını kanıtlayan herhangi bir belge yok. Ancak, yaşadığı yıllarda sar'a tedavisinde digitalis kullanılmaktaydı. Doktoru Paul-Ferdinand Gachet, ressamın modellerinden biriydi. 1990 yılında bir Japon işadamının 82.5 milyon dolar ödeyerek satın aldığı ve şimdi nerede olduğu bilinmeyen portresinde, elinde bir demet yüksükotu tutuyor. Belki de doktor, Van Gogh'un ara sıra geçirdiği nöbetleri, sar'a olarak değerlendirmiş ve tedavisi için digitalis kullanmıştır.

Kuyruklu yalanlara dikkat

Bu sayfanın okurları arasından, DNA analizi yaptırmadan, "Van Gogh'un kesik kulağı" diye satışa çıkartılan ne idüğü belirsiz et parçasına milyon dolarlar ödeyecek bir akılsızın çıkacağını sanmam. Ancak, dünyanın bir yerinde, parasının hesabını bilmeyen bir koleksiyoncunun çıkacağını umanlar var

"Dedem Abroise L'aube çiftçiydi, Van Gogh'u çok iyi tanırmış. O menfur gecenin sabahında, çimlerin arasında, yarısı yenmiş bir baget sandviç ve boş bir absent şişesinin yanıbaşında, kanlı kulağı bulmuş, hava geçirmez bir cam kavanoza koyup, üzerine buz doldurmuş. İki gün sonra enfarktüsten ölmüş. Ne karısı, ne de oğullarının kavanoz meselesinden haberi varmış. Bu bilgileri kaydettiği not defterini 50'lerde bulduk, çiftliğin altını üstüne getirdik ama kavanoza rastlayamadık. Yakın zaman önce çalışma masasının gizli bir bölmesi olduğunu keşfettik. Meğer, kavanoz oradaymış." Kulağın, halen New York gümrüğünde olduğu söyleniyor, ay sonu Sotheby's müzayede evinde satılacakmış. Eczacı Etienne-Robert L'aube ağzından anlatılan bu hikayenin uydurulduğu muhakkak ama, dayanamayıp Sotheby's'i aradım. "Gelirse, elbette satılır. Ama önce DNA analizi yaptırırız" dediler. Karşılıklı gülüştük.

DALI'NİN GAYRİ MEŞRU KIZI

Üç yıl kadar önce ölen Avustralyalı ressam Kevin Charles (Pro) Hart, sahtekarlarla mücadele etmek için, kullandığı boyalara DNA'sını ekletirdi. Geçtiğimiz yıl, Amerikan NMS Labs'ın sahibi toksikolog Michael Rieders, "Salvador Dali'nin beslenmesinde kullanılan yemek borusundan DNA'sını elde edeceğim, bayan Pilar A.'nın Dali'nin gayri meşru kızı olup olmadığını çözeceğim" diye yola çıkmıştı ama, ses seda çıkmadı.

Van Gogh'un herhangi bir tablosunun üzerine tükürdüğü, idrarını yaptığı ya da başka bir biyolojik örneğini, kısacası DNA'sını bıraktığına dair bir veri yok. Bu nedenle, bir süre öncesine kadar internetin müzayede sitesi eBay'de fotoğraflı şekilde, 1 milyon İngiliz lirasına satışa çıkartılan "Van Gogh'un kendisini terkeden sevgilisine göndermek üzere ucunu kestiği sağ kulağı" gibi tekliflerle karşılaşırsanız, dikkatli olun.

7 Temmuz 2009

EROİNLİ HALILAR


Dünyanın gözü, 8.82 milyon Uygur Türkü’nün yaşadığı Çin Halk Cumhuriyeti Sincan Özerk Bölgesi’nin üzerinde.

Sincan, sadece buradaki insan hakkı ihlali ve baskıcı politika iddialarıyla değil, doğal gaz ve petrol rezervleri, ayrıca 1-5 Eylül 2008 tarihleri arasında düzenlenen 17. Urumçi Ticaret Fuarı ile de gündemde. Ancak gözardı edilen çok önemli bir başka gerçek var. Sincan, "Altın Hilal"e komşu. Doğu yönüne kaçırılan eroin ve esrarın yolu üzerinde olduğundan, uyuşturucu bağımlılığı artıyor ve özellikle Uygurlar arasında HIV/AIDS büyük bir hızla yayılıyor.

Yeraltı dünyasında yaşayanlar arasındaki iletişim hızı, tahmin edilmeyecek kadar hızlıdır. Örneğin, evvelce gözlenmeyen bir zula yöntemi, kısa bir süre sonra başka bir ülkede tekrarlanır. Bu nedenle, dünya polisi ve gümrükçüleri, kaçakçılığın değişik bir yöntemi ile karşılaştıklarında, Uluslararası Polis Teşkilatı (İnterpol) ve Dünya Gümrük Örgütü (WCO) üzerinden diğer ülkelerdeki meslektaşlarını bilgilendirirler.

30 Ekim 2007’de, Sincan Özerk Bölgesi Urumçi Halk Güvenliği Bürosu’nun, Kazakistan’dan gelen 67.5 kilo eroin ve 5 kilograma yakın esrarın, 682 adet sunta levha içine zulalandığını bildirmesi bu açıdan önemliydi. Pakistan’ın İslamabad Havaalanı gümrükçülerinin ele geçirdiği "uçan halılar" da, en az bunun kadar dikkate alındı.

Yaklaşan olimpiyatlar yüzünden, kara, hava ve deniz sınırlarındaki güvenlik önlemlerini birkaç katına çıkartan Çinli meslektaşları, önce Hong Kong’ta benzeri bir olayla karşılaştılar. Ardından, 18 Mart 2008’de, Urumçi’nin Divopu havaalanındaki gümrükçüler, Pakistan’dan gönderilen el yapımı 100 halıdan 32’sinin "uçtuğunu" saptadılar. Halılara, tam 48 kilogram eroin zulalanmıştı. Hem de, "Yeraltı dünyasında yaşayanların hayal gücü, yerüstünde yaşayanlarınkinden daha geniştir" söylemini haklı çıkartacak biçimde.

Eroini halılarla kaçırma yönteminin ayrıntılarını Gümrük Müdürlüğü Kaçakçılıkla Mücadele Dairesi Başkanı Wang Zhi’nin ağzından dinleyelim: "Kaçakçılar, eroini 1-2 milimetre çapında plastik tüplere doldurmuşlar, daha sonra etraflarını renkli iplikle sarmışlar ve bunları, normal ipliklerle birlikte halıları dokumakta kullanmışlar. "

İki yıl öncesine kadar Çin’e uyuşturucu madde girişi, genellikle Laos, Myanmar (Burma) ve Tayland’ı kapsayan "Altın Üçgen"den olurdu. Buralarda yürütülen yasadışı afyon ekimi ve uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele sayesinde, yolun kullanımı giderek azaldı.

Şimdilerde afyon, eroin ve esrar daha çok "Altın Hilal"den giriyor. Yani İran’ın dağlık bölgelerini, Pakistan ve Afganistan’ı içine alan bölgeden. Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde hem uyuşturucu yakalamalarının, hem de 2000 yılından bu yana, bağımlı sayısındaki en az altı kat artışın nedeni, bu güzergah değişikliği.

EJDERHA KOVALAMAK OUT DAMARDAN ENJEKSİYON IN

Çin’de, damar yoluyla uyuşturucu kullananlar arasında ilk HIV vakası 1989 yılında Yunnan eyaletinde görülmüştür. Bundan daha doğal bir şey olamazdı. Çünkü Yunnan, ülkenin güneybatısında bir eyalettir ve Myanmar’a komşudur. O tarihte Myanmar, Laos ve Tayland ile birlikte afyon ve eroinin en fazla bulunduğu ülkeydi ve Afganistan, henüz dünyanın yasadışı afyon ve eroin üretiminin % 93’ünü ele geçirmemişti. Yunnanlılar, afyon kullanma alışkanlığını terk edip eroin kullanmaya başlamış, üstelik, eroini ısıtıp burna çekmekten, yani "ejderhayı kovalamaktan" (Çincesi zhuilong) vazgeçip, damara enjekte etmeyi tercih etmişlerdi. Kısacası, HIV bulaşmasına yol açan başlıca riski taşımaktaydılar.

On yıl içinde, damar yoluyla eroin kullanımı, dolayısıyla HIV, Çin’in 31 eyaletinin her birine, her belediyesi ve her özerk bölgesine yayıldı.

Halen, HIV’le yaşayan kişi sayısı yaklaşık bir milyon, bunların 650 bin kadarı damar içi yolla uyuşturucu madde kullanıyor. Çin’de zaten toplam 743 bin kayıtlı eroin bağımlısı var. Demek ki, neredeyse tamamına HIV bulaşmış. Sağlık Bakanlığı, AIDS’li sayısının 75 bin ve 2007’de bu hastalıktan ölenlerin 39 bin olduğunu bildiriyor. Nüfusu 1.3 milyar olan Çin genelinde, HIV sıklığı şimdilik binde birden az. Ancak Bakanlık, giderek artan korunmasız cinsel ilişkinin, seks işçiliğinin ve en önemlisi damar içi yolla uyuşturucu kullananların, bu oranı yükseltmesinden korkuyor. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010 yılında HIV taşıyanların sayısı, 10 milyonu bulacak.

UYGURLAR HER GÜZEL ŞEYİ PAYLAŞIR, İĞNELERİNİ BİLE

Aslında, HIV virüsü Sincan’a, Yunnan’daki ilk olgunun görülmesinden çok sonra ulaşmıştır. 1995’te, damar içi yolla uyuşturucu kullananlar arasında hiç HIV’li yokken, üç yıl sonra virüs, Urumçi’deki bağımlıların % 28.8’ine, Gulca’dakilerin % 82.2’sine bulaşmıştı. Günümüzde Sincan, Yunnan’dan sonra HIV/AIDS’li sayısının en yüksek olduğu yerdir. Kaygı veren bir başka gerçek daha var. Çin’deki her 100 kişiden sadece biri Sincan’da yaşadığı halde, HIV’le enfekte olan her 10 kişiden biri Sincan’da. Başka deyişle, burada ciddi bir kümelenme oluşmuş.

Pekin, Sincan ve Urumçi’deki halk sağlığı uzmanlarının, iki Amerikan üniversitesinin destekleriyle yürüttüğü çalışmalar sayesinde, Sincan’daki HIV salgınına, damar yoluyla eroin kullananların, enjektörü, iğneyi ya da enjektörün içini yıkamakta kullanılan suyu başka bağımlılarla paylaşmasının yol açtığını öğrendik. Bu riskli davranışlara, eğitim ve ekonomik düzeyi düşük, yaşı 26’nın üzerindeki erkekler arasında daha sık rastlandığını bildiriyorlar. Daha önemlisi, enfeksiyonun Uygur kökenlilerde, Çinli Han’lara oranla üç kat daha yüksek olduğunu saptıyorlar. Uluslararası Kızıl Haç Teşkilatı’nın verileri ise, çok daha acı verici. Sincan’da HIV pozitif olan 18 bin 206 kişinin % 75’inin damar içi yolla uyuşturucu kullandığını ve HIV taşıyanların % 80’inin Uygur olduğunu bildiriyorlar.

Peki, Uygurlar arasında HIV neden daha fazla?

Uygur kökenli eroin bağımlılarına ilişkin çok sayıda yayını olan ve şu sıralar Urumçi’de, Amerikalıların bir projesi çerçevesinde onlara Suboxone adlı ilacı dağıtan Renmin Üniversitesi antropologlarından Xiaoxing Fu, diyor ki: "Uygurlar geleneksel olarak ellerindeki her güzel şeyi başkalarıyla paylaşır. Bu nedenle iğnelerini de paylaşıyorlar. Bağımlılığın yayılmasının bir nedeni de fakirlik."

Anlaşılan, Sincan’daki Uygur kökenli gençlere yeterince sağlık hizmeti götürülemiyor. Böylesi bir ihmal, sadece Çin hükümetinin ayrılıkçı sağlık politikaları yüzünden suçlanmasına yol açmaz, ülke nüfusunun % 92’sini oluşturan Han’ların, Sincan’a göçünün hararetle özendirildiği şu sıralarda, virüsün daha fazla yayılmasına neden olur.

2008’de çıkartılan yeni Narkotik Kontrol Yasası’sı çerçevesinde, halen Sincan’ın sadece 13 yerinde bulunan iğne değişimi ve metadon tedavi istasyonlarının sayıca artmasını ve Uygurlara, inanç ve kültürel özelliklerini göz önüne alacak biçimde sağlık hizmeti verilmesini diliyorum. Yoksa, Urumçi’deki yol kavşaklarına asılan "Han milleti ile etnik azınlıkların kaderi ortaktır. Kalpleri birbirine bağlıdır" afişlerinin doğruluğundan şüphe edilecek.

DEĞİŞKEN NÜFUS VE ERKEK FAZLASI TEHLİKESİ

Bundan on yıl kadar önce, evinden ayrılarak ülkenin başka bir yerine çalışmaya gidenlerin sayısı 55 milyon kadardı. 2004’te 140 milyon oldu. Kimi uzmanlar, 2020 yılında iç göçmen sayısının 300, hatta 500 milyonu bulabileceğini hesaplıyor.

İç göçe, Çin’in hemen her yerinde az çok rastlanıyor ama, bu hareketlilik Sincan için farklı bir anlam taşıyor. Çünkü hükümet, neredeyse 50 yıldır, Han Çinlilerinin buraya göçünü teşvik ediyor. 1995 ile 2000 arasında Sincan, 2.5 milyon göçmene evsahipliği yaparken, "Batıya Git" kampanyası sayesinde, bu sayı şimdi 5 - 6 milyon dolayında. Ayrıca, her yıl pamuk toplamak üzere bir kaç aylığına gelen ve evine geri dönen 600 bin işçi var. Bunlar genellikle genç, eğitimleri az, gelirleri düşük, bekar erkekler. Seks işçileriyle korunmasız ilişki ve uyuşturucu bağımlılığı yüzünden, göçmenler arasında HIV hızla artıyor ve bu durum Sincan için ayrı bir tehlike oluşturuyor.

Esasen Sincan’a göç, ileriki yıllarda çok daha artacak. Çünkü Çin’de erkek çocuk tercih ediliyor. Tek çocuğu destekleyen politikalar, özellikle kırsal kesimde, ultrasonla kız olduğu belirlenen gebeliklerin kürtajla sonlandırılmasına yol açtığından, 1980 ile 2000 arasında doğan erkek çocukların sayısı, kızlardan 8.5 milyon fazla. Dolayısıyla 2020 yılında, yaşları 20 - 40 arasında 8.5 milyon erkek fazlası olacak. Bekar, eğitimsiz, fakir ve işsiz olacağı öngörülen bu erkeklerin çalışmak amacıyla batıya göç edeceği ve Sincan nüfusu için ayrı bir tehdit oluşturacağı söyleniyor.

SİNCAN’DAKİ SEKS İŞÇİLERİNİN YARISI HASTA

Çin’deki seks işçiliği son 20 yılda önemli biçimde arttı. 1986’da, 25 bin iken, 1996’da 420 bine yükseldi. Günümüzde sayılarının 6-10 milyona ulaştığı, 60-70 bininin HIV dahil, cinsel yolla bulaşan bir hastalık taşıdığı sanılıyor. Ulusal AIDS Merkezi’ne göre, onlarla korunmasız cinsel ilişki, HIV yayılma riskini yükseltiyor.

Aralarında erkekler olsa da, seks işçileri, genellikle kırsal kesimden kasaba ve kentlere göç etmiş genç, fakir, bekar ve eğitim düzeyi düşük kadınlar. En az 12 çeşit seks işçisi var. Genelevde, fabrika, büyük inşaat ya da tarla yakınında çalışanlar gibi. Geçici işçilere, yani kendilerine ait küçük bir işyeri kurmak ya da mali sıkıntıya düşen ebeveynlerine destek olmak amacıyla, evlerinden çok uzaklardaki kentlerin berber, hamam, bar, otel ve sokaklarında, birkaç ay ile birkaç yıl çalışanlara da sık rastlanıyor.

Sincan Aile Planlaması Komisyonu 2003 yılında, Urumçi’deki seks işçilerinden sadece % 13’ünün HIV/AIDS’ten haberdar olduğunu ve % 80’inin müşterileriyle ilişkide kondom kullanmadığını saptamıştı. İki yıl sonra, Ulusal Aile Planlaması Komisyonu, her on seks işçisinden birinin HIV taşıyabileceğine dikkat çekiyordu. 2006 yılına gelindiğinde, Sincan’ın dört büyük kentindeki her 10 seks işçisinden en az dördünün cinsel yolla bulaşan bir hastalık taşıdığı ortaya çıktı. Bu arada, uyuşturucu madde karşılığında cinsel ilişkiye giren seks işçisi kadınların sayısındaki artış da, başlı başına bir sorun.

Sincan, anneden çocuğa HIV bulaşmasında, Yunnan’dan sonra ikinci sırada. Gerekli önlemler alınmazsa, bir zamanlar Tayvan’da gözlenen kısırdöngünün içine düşülecek. HIV, önce enjektör paylaşan uyuşturucu bağımlılarından seks işçilerine, oradan sağlıklı erkeklere, onlardan eşlerine, eşlerden de yeni doğanlara bulaşacak.

Çin’deki erkek eşcinsel sayısının 2 - 8 milyon olduğu, 50 bin kadarının HIV taşıdığı sanılıyor. Kanunlar karşısında suç olmayan eşcinsellik, 2001 yılına dek akıl hastalığı sayıldığından, damgalanma korkusu yüksek ve gizli tutuluyor. Eşcinsellerin, sosyal baskılar nedeniyle evlendiği, ancak erkek partnerleriyle ilişkilerini sürdürdükleri biliniyor. Yeterli güvenli seks eğitimi verilmediğinden, evli kadınlara eşcinsel kocalarından HIV bulaşıyor. Birkaç ay önce Sağlık Bakanlığı’nın eşcinsel erkekleri risk grubu olarak kabul etmesi ve onlara yönelik özel eğitim programlarının uygulanacağını bildirmesi bile, olağanüstü bir gelişme.

SİNCAN’IN ÜÇ ŞEYTANI

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Çin, ABD’yi terörle mücadele konusunda her fırsatta destekledi. Karşılığında, bazı Uygurlar ile Çin dışı İslami hareketler arasındaki ilişkileri öne sürerek başlattığı kendi "terörle savaş"ına, daha fazla taraftar buldu.

Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde ayrılıkçık, terörizm ve aşırı dincilik "üç şeytan" diye tanımlanıyor ve "ayrılıkçı" olarak damgalanan Uygur milliyetçileri, artık daha sıklıkla "terörist" kabul ediliyor. Neredeyse her şiddet olayı, Doğu Türkistan’ın kurulmasına yönelik, El Kaide bağlantılı terörist bir eylem olarak görülüyor.

Olimpiyatlar öncesi, şiddet eylemlerini önlemek üzere 70 bin kadar Uygur kökenlinin gözaltına alındığı ya da izlendiği iddiaları, ayrıca dini eğitim gördükleri için yaşları 8 ile 15 arasında değişen 150 kadar Uygur çocuğunun cezaevine konduğuna ilişkin haberler, yaşın yanında kurunun da yakıldığı inancını yaygınlaştırıyor ve çok sayıda kişiyi huzursuz ediyor.

Resmi istatistiklere göre, 1997’de Sincan nüfusunun % 47’si Uygur, % 42’si Çinli (% 38 Han ve % 4 Hui) iken, Uygurların oranı giderek azalıyor. Pekin Hükümeti, Han kökenli Çinli işadamlarını mali açıdan destekleyerek bu bölgede yatırıma teşvikini ve yarım yüzyıldır Han’ların batıya göçünü özendirmesini, Sincan’ı geliştirmeye yönelik bir plan çerçevesinde yapsa da, bu durumu, demografik yapıyı Uygurlar aleyhine değiştirmeye yönelik bir girişim olarak yorumlayanların sayısı hiç de az değil.

10 Haziran 2009

Sosyolojik açıdan ırkçılık ne kadar gerçekse, biyolojik açıdan ırk, o kadar hayaldir



Türkiye birara DNA - soybağı tartışmaları ile çalkalandı. Ertuğrul Özkök konuya, 23 Aralık 2008'deki "soyağacımın tepesindeki maymun" başlıklı yazısıyla katıldı. Kendimi alamadım, oturup bu yazıyı yazdım. Yıllar önce tesadüfen daldığım tehlikeli sularda başıma gelenlerden başlayarak, "DNA'nızı inceliyor, etnik kökeninizi buluyoruz" şeklindeki iddialara kadar, paylaşmak istediğim birçok şey var.

Okuduğum bilimsel araştırmaları her zaman iki sınıfa ayırmışımdır: İlgimi çekmeyen ve çekenler. Çekenlerden bazıları, içimde isyan fırtınaları kopartmış, genellikle "Boş ver, olay çıkartma!" deyip geçmişimdir. Ender olarak biri, içimi kemirip durmuştur. İşte, başımı ciddi biçimde belaya sokan, ama bütün hayatımı değiştirecek olan, K. Hummel'in Human Genetics dergisinin 1970 yılı, 8. cilt, 4. sayı, 330. sayfasında yer alan Almanca makalesi, böylesi bir kurttu.

Makalenin adı uzun, sabırla okuyun: "Freiburg ve Köln bölgesindeki Almanlar ile Türklerde, haptoglobin Gc, eritrosit asit fosfataz, fosfoglukomutaz, adenilatkinaz kalıtım sistemlerinin rastlanma sıklığı ile Gm(1), Gm(2) ve InV(1)'in kalıtım özellikleri".

Sıralanan biyokimyasal işaretlerin rastlanma sıklığı ve kalıtım özelliklerinin araştırılmasının nedeni basitti. O yıllarda henüz DNA analizleri yoktu. Gelişmiş ülkeler, babalık ve akrabalık tayinlerinde, kan gruplarının yanı sıra bu işaretleri de kullanıyordu. Anne, çocuk ve baba olduğu iddia edilen erkeğin kanında bunlar inceleniyor, uyumsuzluk çıkarsa erkeğin baba olmadığına karar veriliyordu. Uyum çıkarsa, karmaşık bir istatistik hesap yapılıyor (Essen-Möller olasılığı), böylelikle rastlantısal benzerliğin önüne geçilmek isteniyordu.

Alman yasaları 70'lerde, bu hesap sonunda % 99.73'ten daha yüksek bir doğruluğa ulaşılmasını şart koşmuştu. Hesabın yapılabilmesi için katsayılar gerekiyordu ve katsayılar için, incelenen işaretlerin farklı biçimlerinin şüpheli erkeğin geldiği topluluktaki rastlanma sıklığını (örneğin A kan grubu % şu kadar, B bu kadar gibi) bilmek gerekiyordu.

Hummel'in araştırması, sıklıkla karşılaşılan bir soruna çözüm bulmayı amaçlamıştı. Alman kadınlar mahkemeye başvurarak, çocuğunun babasının bir Türk olduğunu iddia etmekteydi. Çocuğun, annenin ve erkeğin kanındaki işaretler inceleniyordu ama, hesap yapmaya gelince, iş sarpa sarıyordu. Çünkü bu işaretlerin Türklerdeki dağılımı bilinmediğinden, katsayı yoktu. İşte, Hummel, Türklerle ilgili davalardaki katsayıların peşindeydi. Amaç çok güzeldi de, tepemin tasını attıran örneklemdi. Hummel, Köln'de çalışan 100 kadar Türk işçisinin kanını inceleyerek, "Türk katsayıları bunlardır" deyivermişti. Oysa, Türkiye'den belirli bir bölgeye göç etmiş bu insanlar arasında, aynı kasaba ya da köyden gelenler, hatta kan akrabaları olabilirdi.

Soruşturulduk, aklandık, korkmadık devam ettik

Hummel'in makalesini okuduktan sonra, Almanya'daki meslektaşlarımı aradım. Türkler babalık davalarına konu olduğunda, onun katsayılarını kullandıklarını öğrendim. Çok sayıda bilirkişi ve yargıçla yüz yüze görüşerek, hesapların hatalı olduğunu anlatmaya çalıştım. Sonunda, bir öğrencime verdiğim yüksek lisans tezi ile, aynı köyde yaşayan kişilerin genetik açıdan birbirine ciddi biçimde benzediğini gösterdik. Hummel'in örnekleminin ülkemizi yansıtmayacağını ileri sürdük. Sonuçları, Avrupa'da düzenlenen uluslararası bir adli bilimler kongresinde sunduk. O tarihte Adli Tıp Kurumu'nda çalışan ve kongre kitapçığındaki yayınlanan özetimizi okuyan biri, çalışmanın amacının ayırımcılık olduğunu iddia edince, hakkımızda disiplin soruşturması açıldı, savcılıkta ifade verdik. Aklanmakla kalmayıp, çalışmalara devam etmek açısından yüreklendirildik.

İzleyen yıllarda kan grupları, enzimler, proteinler bir yana bırakıldı. Gerek babalık tayinlerinde, gerekse olay yerinde bulunan biyolojik delillerin kime ait olduğunun belirlenmesinde, DNA'nın üzerindeki belirli bazı bölgeler çalışılır oldu. Ülkemizin üniversitelerinde, jandarma, polis ve Adli Tıp Kurumu laboratuvarlarında çalışan onlarca araştırıcı, yıllar önce ayırımcılıkla suçlandığımız bir alanda bilim ürettiler, Türkiye'nin dört bir yanında genetik işaretlerin rastlanma sıklığını incelediler, yerli yabancı bir çok kongrede sundular, dergilerde yayınladılar. Artık bütün dünya, işin içinde Türkiye'de doğmuş biri varsa, bizlerin saptadığı katsayıları kullanıyor. Çok sıkıldım, yakınlarımı çok üzdüm, ama bu alanda korkmadan çalışmayı sürdürdüğüm için kendimle gurur duyuyorum. (Babalık davalarına %99.73 doğruluk alt sınırını getiren Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 8.3.1995 tarihli kararı da, bu çalışmalarımın bir ürünüdür).

İnsanlar kuşa benzemez; baykuş, bülbül gibi ayrılmaz

Genetik işaretlerin rastlanma sıklığı, sadece ceza ve hukuk davalarında kullanılmaz, popülasyon genetiği adlı olağanüstü cazip başka bir alanın da konusunu oluşturur. Onlar, bu bilgilerden yararlanarak insanlığın on binlerce yıl önceki geçmişine doğru yolculuk eder, topluluklar arasındaki akrabalıkları, nereden nereye göç ettiklerini genetiğin ışığıyla aydınlatmaya çalışırlar.

Genetik işaretleri araştıran biri olarak, yolumun 20. yüzyılın en ünlü popülasyon genetikçisi Luigi Luca Cavalli-Sforza ile kesişmesi doğaldı. Onunla ilk kez, Stanford Üniversitesi'nde karşılaşmış ve birlikte çalışmaya karar vermiştik. İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nden öğrencilerim, laboratuvarında çalışma fırsatı buldular, başka araştırıcıların defalarca atıfta bulunduğu ortak yayınlara imza attık.

Profesör Cavalli-Sforza'nın çalışmaları devrim niteliğinde. Milliyetçi ve ırkçı ideologların kendi amaçları doğrultusunda yorumladığı, dil ve kültür birliği gibi kavramlar, onun 60'larda başlayan 30 yıllık emeğini bir araya getirdiği, "Diller, Kültürler ve Genler" adlı kitabıyla sarsılmıştır. Dünyanın dört bir yanındaki on binlerce insanın kan grubunun, protein ve enzim farklılıklarının; paylaşılan dil, kültür ve arkeolojik bulgulara dayalı verilere paralel olarak değerlendirdiği bu dev yapıtın vardığı sonuç tektir: İnsanlar, kuşlar gibi ırklara ayrılamaz.

Cavalli-Sforza, o günkü koşullarda elde bulunan bilgilerden yola çıkarak, topluluklar arası genetik uzaklığı hesaplayan ve buna dayanarak göç haritaları çizen ilk araştırıcılardan biridir. 90'larda bu haritalar, DNA molekülündeki işaretlerin rastlanma sıklığı ile çizilmeye başlandı ve geçmişe yolculukta, anneden çocuğa değişmeden aktarılan mitokondriyal DNA (mtDNA) ile babadan oğula değişmeden aktarılan Y-kromozom DNA'sı incelenir oldu. Ve ben kendimi, 1995 sonbaharında, mtDNA'nın babası Emory Üniversitesi'nden profesör Douglas C. Wallace'ın yanında buldum.

DNA duvarına çarpan ırkçılar

2007 yılında Nobel ödülü alan DNA'nın babası James Watson, herkesin tüylerini ürperten bir konuşmasında, Afrikalıların genetik açıdan diğer ırklardan daha aşağı olduğunu söylemiş, birkaç hafta sonra kendi DNA'sının, Avrupalı ortalamasının 16 katı "Afrikalı geni" taşıdığı ortaya çıkınca ne diyeceğini şaşırmıştı. Benzeri bir hayal kırıklığını Avustralya'nın One Nation (Tek Millet) partisinin, göçmen aleyhtarı söylemleri ile ünlü eski başkanı Pauline Hanson da yaşamış, The Sunday Mail gazetesinin ricasını kırmayarak yanağının içine sürttüğü pamuklu çubuğu Amerika'daki bir şirkete gönderdiğinde, genlerinde % 9 oranında "Ortadoğu" işaretleri taşıdığını öğrenerek pek hayret etmişti. İngiliz Channel 4 televizyon kanalındaki 100% English (Yüzde Yüz İngiliz) programına katılan ve kuşaklar boyu damarlarında sadece İngiliz kanı aktığını iddia eden birçok ünlü, az ya da çok, "Güney Asya" ya da "Afrika" işaretleri taşıdıklarını öğrendiklerinde ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

Günümüzde pek çok kişi, tıpkı yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, yanağının içerisine pamuk sürterek aldığı birkaç doku hücresini zarfa koyuyor ve sayıları bir elin beş parmağını geçmeyen, genealoji laboratuvarlarından birine gönderiyor. Kimi zaman gelen sonuçları, kendi gibi incelenmiş onbinlerce kişinin bilgisinin yer aldığı veri tabanına yüklüyor, böylelikle dünyanın bir başka yerinde, kendi özelliklerini taşıyan bir akrabasını bulmaya çalışıyor.

HEPİMİZ 140 BİN YIL ÖNCE YAŞAMIŞ BİR KADININ TORUNLARIYIZ

Genetik araştırmalar, bundan yaklaşık 140 bin yıl önce Afrika'da yaşamış bir kadının mitokondriyal DNA'sının özelliklerini hálá taşıdığımızı gösteriyor. Erkeklerin Y-kromozom DNA'sı da, bundan 60 bin yıl kadar önce yine Afrika'da yaşamış bir erkeğin özelliklerini koruyor. (Evcil kediler de, 70-100 bin yıl önce Ortadoğu'da yaşamış bir kedinin mtDNA özelliklerini koruyor). Buradan yola çıkarak, o dönemlerde sadece bir kadının, bir erkeğin (ve bir kedinin) yaşadığı sanılmasın. Diğer çağdaşlarının ve ondan öncekilerinin soyu bir yerlerde kesintiye uğradığından, genetik özellikleri günümüze kadar ulaşmadı. Afrika'dan yola çıkan insanlar, önce Güney Asya'ya doğru, ardından Çin ve Java adasına göç ettiler ve çok sonra Avrupa'ya geçtiler (Bu yolculukta kediler de onlara eşlik etti).

Gerek mtDNA, gerekse Y-Kromozom DNA'sı, değişikliğe uğramadan bir kuşaktan diğerine aktarılsa da, belirli zaman aralıklarında nokta halinde farklılaşmalar (mutasyon) gözlenir. Birer "kalıtımsal işaret"e dönüşen bu değişikliklere, kuşaklar sonra o bölgede yaşayan herkeste rastlanmaya başlar. Bölge terkedildiğinde, işaret de birlikte götürülür. Değişik yerli toplulukları incelenmiş, çok sayıda kalıtımsal işaretin, nerede ve ne zaman oluştuğu saptanmıştır. Bu sayede, herhangi bir kişinin taşıdığı işaretlerden yola çıkarak, atalarının yaklaşık ne zaman, nerelerden geçtiği izlenebilir. Bembeyaz tenli James Watson'da "Afrika", sarı saçlı Avustralyalı ırkçı siyasetçi Pauline Hanson'da "Ortadoğu" işaretinin bulunması bu yüzden.

İnsanlar arasında cilt rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikleri kodlayan genlerde farklılıklar olmasına karşın, bir ırkı diğerinden ayırmaya yarayacak gen bölgeleri bulunmuyor. Bu da, DNA düzeyinde, insanların sınıflanabilir alttürlere ayrılamayacağını gösteriyor. Kuşaklar boyu aynı coğrafyada yaşamış olanlarda bazı işaretlere daha sık rastlanmakla birlikte, sadece bir toplulukta gözlenen ve diğerlerinde hiç rastlanmayan bir genetik özellik de bulunmuyor. Dolayısıyla, DNA analizleriyle etnik grupları -hele aynı coğrafi bölgede yüzyıllarca yaşamış olanları- birbirinden ayırmayı unutun.

23 Mart 2009

Yüz yıl sonra Şangay yeniden


26 şubat 2009 akşamı Şangay'da kadehler, Uluslararası Afyon Komisyonu'nun doğum gününü kutlamak için kalktı. Az önce, tıpkı 100 yıl öncesindeki gibi, 13 ülkenin imzaladığı Şangay Deklarasyonu açıklanmış, uyuşturucu ile mücadelede uluslararası işbirliğinin önemi yeniden vurgulanmıştı. Çin Halk Cumhuriyeti, başvurduğu yöntemler her zaman tasvip görmese de, gerek uyuşturucu kaçakçılığı ve bağımlılığı, gerekse irili ufaklı diğer suç tipleriyle mücadelede ilgi odağı olmayı sürdürüyor.

Onu ilk gördüğümde, küçük, dik yakalı, uzun kollu, çok dar ve çok kırmızı bir elbise giymişti Madam Jiang. Adının Lin Jiang olduğunu söylemişti de, ne kadar doğruydu bilemem. Zaten adının ne önemi var. Önemli olan anlattıklarıydı. "Aslen Şangaylıyım" dedi "İyi para kazanırsın, diyerek kandırdılar. Şu kuaföre satılacağımı nereden bilecektim. "Kuaför" dediği yerin arka tarafında bir masaj salonu vardı ve Madam Jiang, Asya'nın güney doğusunda, gecenin ileri saatlerine dek açık kalan, kapısının üzerinde beyaz üzerine kırmızı şeritli yanar döner lambası bulunan dükkanların masaj salonlarında, sadece masaj yapılmadığını bildiğimin farkında değildi.

Ulusal ve uluslararası nitelikte kadın ve çocuk kaçakçılığı, Çin Halk Cumhuriyeti'nin başını çok ağrıtıyor. Bu çerçevede Çin, sadece kaynak ülke değil, hem transit, hem de bir hedef ülke. Çinli kadınlar, genellikle sahte vaatlerle, Malezya, Tayland, İngiltere, A.B.D., Avustralya, Avrupa, Kanada, Japonya, İtalya, Burma, Singapur, Güney Afrika ve Tayvan'a götürülüyor, buralarda ya seks endüstrisinde ya da işçi olarak çalışmaya zorlanıyor. Benzer şekilde, Çinli çocuklar da kaçırılarak ya da ailelerine para gönderileceği vaadiyle, benzer amaçlarla bu ülkelere götürülüyor. Öte yandan Moğolistan, Burma, Kuzey Kore, Rusya, Vietnam, Ukranya ve Laos çocukları ve kadınları da Çin'e getirilip, 300 - 1500 TL karşılığında satılıyor. Öte yandan, yılda 10 - 20 bin kadar çocuk ve kadının, Çin'in bir bölgesinden diğerine kaçırıldığı da biliniyor. Çin Hükümetinin 1 Ocak 2008'de yürürlüğe giren 5 yıllık eylem planı, bu sorunun üzerine daha koordine biçimde gitmesini ve ilgili ülkelerle işbirliğini sağlayacak.

Göz bebekleri küçük bir kadın


Etraf alacakaranlıktı. Madam Jiang'ın gözbebekleri ise iğne kadar küçük. "Seni eroine kim alıştırdı?" diye sordum ona. "Ben aslında Zhabei'de tedavi olmuştum" dedi. "Buralarda tekrar başladım." Şangay'da, uyuşturucu ile mücadelenin 100. yılını kutlayanların bir bölümü, 27 Şubat 2009'da, Çin'in kayıtlı 1.12 milyon bağımlısından biri olan Madam Jiang'ın bir zamanlar tedavi edildiği, Şangay'ın Zhabei bölgesindeki ünlü merkezi görmeye gittiler. Aralarından bazıları, Pudong'taki bağımlılık tedavi ve rehabilitasyon kompleksini incelemeyi tercih etti.

1800'lerin sonlarında Çin, bir yandan kendi topraklarında ekilen haşhaş, diğer yandan bir türlü yasaklayamadığı ve önce İngilizlerle, ardından hem İngiliz hem de Fransızlarla savaşmak zorunda kaldığı afyon ticareti yüzünden, 13.5 milyon vatandaşının yılda 38 bin ton afyon tükettiği bir batağa sürüklenmişti. Protestan ve Katolik din adamlarının baskısı sayesinde, İngilizler, Hindistan'dan alıp Çin'e götürdükleri afyon miktarını ciddi biçimde azalttılar. Aynı yıllarda, Filipin adalarını İspanyollardan satın alan ve önemli sayıda afyon bağımlısı Filipinlinin yanı sıra, Çinlilere, yılda 130 ton afyon satan onlarca şirketle karşılaşan Amerikalılar, uyuşturucu ile mücadeleyi küresel politikalarla yürütmeye karar verdiler ve 1909 Şubat ayı boyunca Şangay'da toplanan ilk Afyon Komisyonu'nun öncüsü oldular. 26 Şubat 1909 Cuma günü, "afyonun tıbbi amaçlar dışındaki kullanımını yasaklayacağız" dediler. Davet edilen 14 ülkeden sadece biri, bu karara katılamadı: II. Meşrutiyet ilan edilmişti, huzursuzluklar giderek artıyordu, II. Abdülhamit'in 33 yıllık saltanatı sona ermek üzereydi. Önemli bir afyon üreticisi olduğumuz ve Lennep, Dutilh ve Wissing'ler gibi İzmir'de yerleşik Hollandalı aile şirketleri aracılığıyla Hindistan'ın doğusundaki ülkelere sattığımız halde, Osmanlıların, doğal olarak afyondan çok daha önemli kaygıları vardı. Bu nedenle Türkiye, Şangay'daki 100 yıl kutlamalarına davet edilen ülkeler arasında yer almadı ve 26 Şubat 2009 tarihli Şangay Deklarasyonu'nu imzalamadı.

100 yıllık mücadele başarılı oldu mu?


Şangay'daki toplantı vesilesiyle sormamız gereken bir soru var: Uyuşturucu ile yüz yıllık mücadele başarılı oldu mu? Yüz yıl önce, önemli bir bölümü Hindistan ve Çin'de olmak üzere, yılda 40 bin ton afyon üretiliyordu. Günümüzde kaçak üretim 8 bin tona düştü ve hemen tamamı Afganistan kaynaklı. Yüz yıl önce dünya nüfusunun % 1.5'i tedaviye muhtaç uyuşturucu bağımlısı iken, günümüzde bu sayı, % 0.5.

Uluslararası sözleşmeler sayesinde, arz ve talep kontrol altına alındı ama, uyuşturucu bağımlılığı hala çok ciddi bir sorun. Yeryüzündeki her 20 kişiden birinin, son bir yıl içinde, en az bir kez yasa dışı bir madde kullandığı hesaplanıyor. Yasa dışı ekim ve üretimin yapıldığı ülkelerle, kaçakçılık yolları üzerinde bulunan yerlerde, bu oran çok daha yüksek. BM'nin tüm çağrılarına rağmen, gelişmiş ülkelerin mücadeleye desteği düşük. Uyuşturucu madde kullanımının suç olmaktan çıkartılmasını, sözleşmelerin değiştirilmesini isteyenlerin sayısı giderek artıyor.

Madde bağımlılarının tedavisine daha fazla önem verilerek, daha zor ve daha pahalı birinci basamak önleyici tedbirler - yani maddenin hiç denenmemesine yönelik eğitimler - gözardı ediliyor. Yüz yıl sonra bir kez daha Şangay'da toplanıldığında, nasıl bir tabloyla karşılaşılacağını düşünmek bile istemiyorum.

Şangay'da kristal met tehlikesi


Resmi verilere göre, giderek daha fazla Şangaylı kadın, uyuşturucu bağımlısı oluyor. Üstelik, madde kullanma yaşı da düşüyor. Çinli yetkililer, "bağımlı" teriminden, madde kullanırken iki kez yakalananı anlıyorlar. Bu kişiler, hemen zorunlu tedaviye alınıyor. Bağımlılıkla mücadele edebilmek amacıyla polis, okullarda, madde etkisi altında olanların video kayıtlarını gösteriyor.

Şangay Uyuşturucu ile Mücadele Komisyonu, geçtiğimiz yıllarda uyuşturucu bağımlılarının % 22 - 24'ünün kadın olduğunu, bu yıl oranın % 25'i aştığını bildiriyor. Şangay hastanelerine kayıtlı 33 bin kadar bağımlı olduğuna göre, kentte 10 bine yakın kadın esrar, eroin, metamfetamin ya da kokain kullanıyor demektir.
İlk bakışta, 20 milyonluk bir şehir için bu sayı fazla olmayabilir ama, bilinen her bağımlıya karşılık, en az 10 gizli bağımlının olduğu kabul edilirse, Şangay'da 100 binin üzerinde kadının bir uyuşturucu ya da uyarıcının pençesinde olduğu hesaplanabilir. Komisyon başkanı Zhu Weihang'a göre bu artışın nedeni, eskisine oranla daha fazla kadının, yasa dışı maddelerin satıldığı eğlence bölgelerinde çalışıyor olması. Kullanıcıların, genellikle Şangay'a ülkenin başka bir yerinden gelen ya da getirilen kadınlar olduğu ve özellikle kristal metamfetamin kullanımında artış olduğu söyleniyor.

Ekstazi, amfetamin ve metamfetamin gibi modern zaman uyarıcıları, Batı dünyasında popülaritesini giderek kaybederken, bu coğrafyanın genç nüfusu arasında, giderek yaygınlaşıyor. Yüz yıl önce erişkin nüfusunun önemli bir bölümü afyonla uyuşturulan Çin, son on yılda, uyuşturucu ile ilgili 956,000 ceza davası açarak, 970,000 kişiyi tutuklayıp, 73 ton eroin, bir o kadar metamfetamin, 16 ton afyon ve 10 milyon kadar ekstazi tabletine el koyarak, yeni bir batağa düşmemek için bütün gücüyle mücadele ediyor ve eleştirilere aldırış etmeksizin, kaçakçıları idamla cezalandırıyor, onlarla işbirliği yapan memurları ömür boyu hapse mahkum ediyor. Ancak, Şangay toplantısının açılış töreninde de belirtildiği gibi, bir kaç yıl öncesine kadar garaj köşeleri, otel odaları gibi küçük mekanlarda, az sayıdaki kullanıcı için üretilen amfetamin ve benzerleri, artık, imalatta kullanılacak öncüllerin temininden, son ürünün dağıtımına kadar, zincirin her aşamasını elinde tutan uluslararası örgütlerin kontrolünde. Her geçen gün, kendine yeni pazarlar bulmaya çalışan örgütler, etkisi daha çabuk başlayan, vücuttan atılımı daha uzun süren, daha fazla bağımlılık yapan yeni ürünleri sentezlemekten de geri durmuyor. Tedavisi bir yıla varan kristal met, bunlardan biri.

Asıl bağımlı oldukları Tudou.com


Bu yıl 25 Şubat, Tibet takvimine göre Losar, yani yeni yılın ilk günüydü. Çinlilerin, etnik azınlıkların kendi takvimlerine göre yeni yıl kutlamalarına izin vermediği iddia edilse de, Şangay'daki Gongkang lisesinin 900 kadar Tibetli öğrencisi için düzenlenen festival, bunun aksini kanıtladı. Öğleden sonra öğrencilerin bir bölümü, tıpkı Şangaylı diğer yaşıtları gibi, kentin 1500'e varan internet kafesinden birinin yolunu tuttu. İlk tercihleri, her zamanki gibi Eastday Bar oldu. Eastday, Çin'in dört bir yanında şubeleri olan ve Şangay'daki diğer kafeler gibi, 2010 Dünya Expo fuarı öncesi, personelini İngilizce kursuna göndermek zorunda olan bir zincir.

E-postalar ve günün haberleri hızla geçildikten sonra, gençlerin hedefi Tudou.com. , yani Çin'in You Tube'u. Gary Wang'ın 2005 başında kurduğu video paylaşım sitesinin günlük izleyici sayısı 12 milyon. Çalışanlarının sayısı da üç yılda, üçten yetmişe çıkmış. Şimdiye kadar pek para kazandığı söylenemez ama, Gary, bu yıl içinde, etkileşimli zengin (rich) medya reklamlarına başlamayı planlıyor. İşte o zaman, internette devrim yaratacağından hiç kuşkusu yok.
Gary Wang'ın hedefleri yüksek ama, başı ciddi biçimde belada. Gençlere bedavadan yerli ve yabancı film, TV dizisi ve müzik klipleri seyretme olanağı veren site yüzünden, aleyhine açılan telif hakkı davaları ile boğuşuyor.

Şangay, cinselliği yeniden keşfediyor

Çin'de pornografi yasak olmasına rağmen, hem kaçak DVD'ler, hem de internet sayesinde kolay erişilebilir durumda. Şimdilerde en popüler video, Bayan Huang'ınki. Evinde, kendi olanaklarıyla ürettiği ve internetteki bloguna yüklediği 12 dakikalık porno videosu, bir kaç haftada binlerce kez indirilecek kadar seyirci bulmuş, sohbet odasına giren hayranlarından 30 bin yuan (5 bin TL kadar) tahsil edecek noktaya ulaşmıştı. Gerçi Bayan Huang, geçtiğimiz Aralık ayında tutuklandı ama, polisin bütün gayretlerine karşın, videosu sanal alemdeki yerini koruyor.

Şangaylı yetkililer, 2004'te açılan Seks Fuarı'nı ağır biçimde eleştirmiş; Çin'in 5 bin yıllık cinsellik tarihinden örnekler sunan Nanjing sokağındaki özel müzenin, turistik broşürlerde yer almasına izin vermeyip, kentin 80 kilometre dışına taşınmasına neden olmuş; cinsel içerikli radyo ve televizyon programlarını sansürleyerek, doğum kontrol yöntemleriyle ilgili reklamları yasaklamıştı. Ancak, frengi ve HIV gibi, bulaşıcı hastalıklarda gözlenen artış yüzünden, tıpkı ülkenin diğer yöneticileri gibi, politikalarında çok önemli değişikliklere gittiler. Batılılarca "Doğu'nun Fahişesi" olarak tanımlanan Şangay'ın kötü şöhretini temizleme gayretlerini bir yana bıraktılar. Örneğin, 2007 Ağustos'unda Şangay 4. Uluslararası Erişkinlere Oyuncaklar ve Üreme Sağlığı Fuarını desteklediler, başkentte açılacak benzeri bir fuara katılımı özendiriyorlar.

Bu ayın ortalarında ülke genelinde başlatılan Güneş Işığı Projesi ile, cinsel yolla bulaşan hastalıkların ve kısırlığın tedavisi gibi konularda toplumu aydınlatmayı, kondom kullanımını yaygınlaştırmayı ve devlet eliyle konan tabuları, yine devlet eliyle yıkmayı hedefliyorlar.

Şam'da 72 saat



Önceki hafta Pazar gecesi, Türk Hava Yolları'nın Şam uçağındaydım. Yolcu sayısının fazlalığı ve bazılarının el çantalarında matkap, tornovida gibi malzemeler taşıması yüzünden, güvenlik kontrolleri alışılagelmişten uzun sürdü. Şiddetli rüzgara rağmen, en ufak bir rahatsızlık hissetmeden inişimizi kimse alkışlamayınca, doğrusu biraz garipsedim. Biz Türkler, kötü hava koşullarında sağ salim toprağa dokunmamızı sağlayan pilotlarımızı hep alkışlarız. Beni karşılamaya gelen, takım elbiseli kravatlı olanlardan en yaşlısı, elini uzatıp "Merhaba" dedi. Bu, Suriye'nin uyuşturucu ile mücadelesinden sorumlu General Ahmad Al-houri ile ilk karşılaşmamızdı. 72 saat sonra vedalaştığımızda, birbirimizi 40 yıldır tanıyormuşcasına dost olmuştuk.

Doğrusu, Viyana'nın penceresiz toplantı salonunda geçirdiğim yorucu dönem ile ay sonu katılacağım Şangay'daki uyuşturucu ile mücadelenin 100. yıl kutlamaları öncesinde, Şam'ın bana çok iyi geleceğinden emindim. Pasaport işlemlerim tamamlanırken, generalle karşılıklı yudumladığımız "mırra"m, bunun ilk işaretiydi. Avuç içine sığan, küçük ve kulpsuz porselen fincandaki sert kahvenin tadını ve kakulenin ona çok yakışan kokusunu, Arap coğrafyasındaki önceki ziyaretlerimden biliyordum. Bir diğeri, Şam'dan ayrılırken, en az iki kilo alacağım ve damarlarımda kan yerine kahve dolaşacak kadar çok mırra içeceğimdi.

Havaalanını kente bağlayan geniş, aydınlık asfaltta, ara sıra gözüm takılan kilometre saatine göre sadece 90 - 100 ile, rüzgarın sesinden olsa gerek, bana, "uçarcasına" gelen kısa bir yolculuktan sonra Şam'a ulaştık. Sabahın üçü olmak üzereydi. Etrafta kimseler yoktu. Yol üzerindeki açık dükkanlar dikkatimi çekti. Üstelik sadece marketler değil, oyuncakçılar da açıktı. "Hırsızlık ne oranda?" diye sordum. "Yok denecek kadar az" dediler.

2009 başında Dedeman'a dönüşen Le Meridien otelinin taze ekmek kokan lobisinde henüz kimseler yoktu. Bir kaç saate kalmadan burasının, kadınlı erkekli Suriyelilerin ve turistlerin dolduracağı ve keyifle sohbet edeceği bir mekana dönüşeceğini anlattılar. Ertesi gün, tanışma fırsatını bulacağım ve uzunca bir süre "Acaba akraba mıyız?" sorusuna yanıt arayacağımız finans müdürü Barış Atasoy, yıl sonuna varmadan otelin, Türk kültürünün öne çıktığı modern bir mekan haline geleceğini ve Dedeman Grubu olarak, Suriye'de iki otelin daha işletmesini aldıklarını aktaracaktı.

8. kattaki odamdan dışarıya baktığımda, gökyüzüne doğru yükselen bir ışık denizi gördüm. Ara, ara göze çarpan yeşil pırıltılar, orada bir minarenin bulunduğunun kanıtıydı. Sadece Şam ile kısıtlı bir iş seyahati de olsa, Suriye'ye geldiğime seviniyordum. Babamın teyzeleri Basriye ve Kadriye Hanım'lardan bu yöreleri, eşimin annesi Emel Hanım'dan doğduğu ve çocukluk günlerinin geçtiği Haleb'i o kadar çok dinlemiştik ki.

9 Şubat sabahı, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Kurulu Sekreterya'sından bana eşlik eden İmrich Betko ile birlikte, üç gün sürecek çalışmalara başladım. Suriye'nin yazılı ve görsel medyasında geniş biçimde yer bulan ziyaretim sırasında, Adalet ve İçişleri Bakan'larından yeni yasal düzenlemeler, suç ve suçlu istatistiklerine ilişkin bilgi aldım, polisler ve gümrükçülerle bölgenin sorunlarını tartıştım, polis akademisinde kısa bir sunumum oldu.

Önceleri, sadece erkeklerin hakim olduğunu sandığım dünya, iki yerde değişti. Bunlardan ilki, Sağlık Bakanlığı'ydı. Müsteşarından daire başkanlarına, bilgili, deneyimli ve güçlü kadınların görev yaptığını görmek, beni mutlu etti.
Diğeri, 2006 yılında yeni binasına taşınmış olan, en ileri teknolojilerle donatılmış kriminal laboratuvardı. Her biri işinin ehli uzmanlar arasında, özellikle DNA analizleri bölümünde görevli genç, motivasyonu yüksek, bilgili, bakımlı (üstelik çok da güzel) kadın meslektaşlarla sohbet etmekten büyük keyif aldım.

Uyuşturucunun gerek arz, gerekse talebi ile mücadele edenlerle yapılan her görüşme, eninde sonunda aynı konuya geldi: Captagon. Çünkü Suriye, bir zamanlar patentli bir ilaç olan, günümüzde artık yasal imalatı bulunmayan, ancak bu adla pazarlanan yasa dışı ürünlerin, geçit yolu üzerinde bulunuyor. Kısacası, Türkiye için eroin ne ise, Suriye için Captagon da o.

Sahte Captagon, Arap gençlerini tehdit ediyor

Son iki yılda karşılaştığım, gerek Birleşik Arap Emirlikleri, gerekse Suudi Arabistan ve Suriyeli yetkililer, yakaladıkları Captagon'un Bulgaristan'da imal edildiği, Türkiye ve Suriye üzerinden taşındığı ve başlıca tüketicinin (kaçakçılara verilen idam cezasına rağmen) Suudiler olduğunda hemfikir. Genç kadınlar zayıflamak, erkekler uzun süre uykusuz kalabilmek amacıyla kullanıyorlar.

Geçtiğimiz yıl Türkiye'de 3.5 milyona yakın Captagon tableti ele geçti. Ancak ülkemizin bu madde açısından sadece bir köprü olduğunu söylemek doğru olmaz. Zaman zaman irili ufaklı laboratuvarlar ve Captagon sentezinde kullanılan öncül kimyasallar da yakalanıyor. Son örneği, 17 Şubat'ta 2 milyonun üzerinde hapın bulunduğu, İstanbul'daki kimya fabrikası.

İlk kez 1968'de depresyon, narkolepsi ve dikkat eksikliği gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere piyasaya sürülen gerçek Captagon, fenetilin adlı bir kimyasal içermekteydi. Bu ilaç, 20 yıldır imal edilmiyor. Yerini, aynı adla pazarlanan, farklı renk, şekil ve logolarla piyasaya sürülen, amfetamin içerdiği söylenen sahteleri aldı. Kriminal laboratuvarlar, ne yazık ki yakalanan tabletlerin ayrıntılı kimyasal analizini yapmıyor. Hal böyle olunca, ne tabletlerin içeriği biliniyor, aynı laboratuvarda üretilen ve farklı ülkelerde ele geçen Captagon'lar arasındaki bağlantı delillendirilemiyor.

19 Şubat günü Ankara'da, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Kurulu'nun 2008 yılı dünya raporunu açıkladığım basın toplantısında da belirttiğim gibi, her ülke, ele geçirdiği Captagon'ları aynı yöntemle incelemeli ve sonuçları tıpkı bir DNA bankası gibi ortak bir veri tabanında toplamalı.

Suriye'nin gururu doktorun izini buldum

1995 sonbaharıydı. Amerika’nın Atlanta kentine 150 kilometre kadar uzaklıktaki bir kampta, birbirini tanımaya çalışan, 6 erkek ve 4 kadındık. Benim dışımdakiler, Afrika, Asya ve Güney Amerika’nın değişik yerlerinden gelmişti. Kolaylaştırıcılık işlevini üstlenmiş olan Emory Üniversitesi Halk Sağlığı Enstitüsü başkanı Prof. Dr. Philip Brachman, ülkelerimizde kadınların sahip olduğu hakları, yasalar karşısında durumlarını özetlememizi istedi. Bir kaç saate varmadan konu kişiselleşti, kadın-erkek ilişkilerine, cinsellik eğitimine ve cinsel tercihlere uzandı. Akşama doğru, Halep Tıp Fakültesi mezunu, Ukranya’nın Kiev Tıp Enstitüsü’nden doktoralı genç Wasim Maziak ile benim aramdaki gerginlik, deyim yerindeyse birbirimizin boğazına sarılacak noktaya varmıştı. Henüz ne o, ne de ben, kültürel farklılıklara, gelenek ve göreneklere saygıyı öğrenmemiştik.

Topluca katıldığımız çatışma çözme, iletişim becerileri, takım çalışması gibi eğitimler sonunda hepimiz, eskisinden çok daha fazla hoşgörü sahibi olduk, Dr. Maziak da kadın haklarını hararetle savunan, eşcinselleri dışlamayan bir hekime dönüştü. 1996'nın ilk günlerinde ben, değişik kriminal laboratuvar ziyaretlerim için Atlanta'dan ayrıldım, grubun diğer üyeleri halk sağlığı alanındaki projelerini yürütmek üzere Emory Üniversitesi'nde kaldılar. Birbirimizle vedalaşırken duygusal anlar yaşadık. Suriyeli doktorla kucaklaşırken, gözlerimizin dolduğunu belirtmek isterim.

Grubun üyelerinden Sri Lanka'lı Dr. Prithi'yi, Nepal'in Katmandu'sunda, Kenya'lı Nyerere'yi Nairobi'de bulmuştum. Umman Sağlık Bakanlığı'ndan Shariffa Al-Jabri ile sürekli haberleşiriz. Önceki hafta Şam’da, Suriyeli doktoru aradım. Meğerse, Amerika'daki Memphis Üniversitesi’nde halk sağlığı ve biyoistatistik doçenti olmuş, doğum yeri Halep’te Suriye Tütün Araştırmaları Merkezi’ni kurmuş, çalışmalarıyla çok sayıda uluslararası ödül kazanmış ve Suriye'de sigara, dünyada nargile içimi ile mücadelenin öncüsüymüş.

Havada elma kokusu var

O kokuyu ilk kez Narenj lokantasında hissettim. Tütünle karışık tatlı bir kokuydu. Arka masadan geliyordu. Dayanamadım, dönüp baktım. Yuvarlak bir masanın çevresinde, şık giyimli kadınlı erkekli 7 ya da 8 kişiydiler. Arapça konuşuyorlardı ve hepsi nargile içiyordu. Ertesi gün, Şam'ın bir başka ünlü lokantası Versay'daydık. Bu kez, yemek siparişi vermeden önce, garson nargile isteyip istemediğimizi sordu. Bana eşlik eden Slovak arkadaş, merakından içmek istedi. "Elmalı mı olsun?" diye sordular. Yan masalardan birinde, özenle giyinmiş, 40 yaşlarında bir kaç kadın yemek yiyiyordu. Hemen yanıbaşlarında fokurdayan birer nargile şişesi.

Bildiğiniz gibi nargile, özel bir tütün olan tömbekinin dumanını, sudan geçirdikten sonra hortumla içe çekmeye yarayan bir düzenektir. Asya'ya özgü dörtyüz yıllık bir gelenek olmakla birlikte, günümüzde Meksika'dan Güney Afrika'ya, Avrupa'nın bir çok ülkesinde ve ne yazık ki Türkiye'mizde özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşıyor. Nargileyle, fermente edilmiş meyve katkılı, yüze yakın aromatik tömbeki çeşidinin yanı sıra, güzel kokulu bitkisel yağlar eklenmiş tütün, bal, yarı kurutulmuş meyve ve meyve yaprağı katkılı tütün, hatta sadece meyve ağacı yapraklarını içmek de mümkün. (Tabii esrarı da)

Duman sudan geçerken "temizlenir", tütün yakılmayıp sadece ısıtıldığından, "zehirsizleşir" şeklindeki söylemler nargile içimini özendirse de, Dünya Sağlık Örgütü'nün, büyük ölçüde Suriyeli dostum Dr. Wasim Maziak'ın araştırmalarına dayanan 2005 tarihli raporu, iddia edilenin aksine, nargileden çıkan dumanın gerek akciğer kanserine, gerekse kalp hastalıklarına yol açan toksik bileşenleri içerdiğini ve tıpkı sigara gibi bağımlılık yaptığını kanıtlıyor.

Tömbeki ya da tütünü olmayan nargileler, elbette nikotin bağımlılığına yol açmaz. Ancak nargileyle içilen her türlü meyve ve yaprağının dumanında, tıpkı küle dönüşen her organik maddenin dumanındaki gibi, kanserojen nitelikte aromatik bileşikler bulunur ve her nefeste bunlar akciğerlere dolar. Hacattepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Nazmi Bilir ve ekibi, 2005 yılında Ankara'daki 273 nargile içicisi ile yaptığı görüşmelerde, gençlerin nargilenin zararlarına ilişkin yeterli bilgi sahibi olmadıkları sonucuna varmıştı.
Suriyeliler, Maassel adını verdikleri aromalı nargilelerin, 90'lı yıllardan başlayarak Arap dünyasının kadın ve gençleri arasında salgın halinde yayılmasına, bir yandan ürünün koku ve tadının, diğer yandan televizyon ve internetin payı olduğunu söylediler.

22 Mart 2009

Balıkların arasında Rolex'li bir ceset




Yetmiş kişiyi dolandırdı, milyonları ve kızını alıp kaçtı. Korkup birini öldürdü. Biraz adli tıp bilse, biraz da saatlerden anlasa, zor yakalanırdı.

28 Temmuz 1996 sabahı, İngiltere kıyılarından bir kaç mil açıkta, kayalık dipli bir yerde ağ topluyorlardı. "Şeytanın bacağını kırdık" dediler. Haftalardır böylesine zorlanmamışlardı. Balıklar tekneye dökülürken, önce Danfort çapayı gördüler, ardından sağ bileğinde saati, kahverengi ayakkabıları, yeşil pantolonu, mavi kareli gömleğiyle 40 - 50 yaşlarındaki, uzun boylu, yapılı adamı. Bir o yana, bir bu yana döndürüp incelediler, üzerinde kimlik aradılar. Pantolon cepleri dışarıdaydı, biri suya atmadan boşaltmıştı anlaşılan. "Gözleri yerinde" dedi Kaptan John Copik oğluna dönerek, "Suda fazla kalmış olamaz." Yüzü tanınmaz haldeki adamı sahil güvenliğe teslim ettiklerinde, saat 16:00'ya geliyordu. Cesetle birlikte çektikleri çapadan söz etmeyi unuttular. Gerisin geri sokuşturdukları pantolon ceplerine ise hiç değinmediler. "Neme lazım, bakarsın polis bizi ölü soyuculukla suçlar" demişti, oğul.

Otopsiye giren Dr. Fernanda "Akciğerinde su var, denize düşerken canlıymış, ensesindeki yara öldürücü değil, kalçasının sol yanı, dizinin arkası ezik, ölüm nedeni suda boğulma. Öleli 1 - 2 hafta oluyor" dedi. "Haklısın" diye yanıtladı Dr. Little, "Ceset, kıyıdan çok uzakta bulunmuş. Güvertede ayağı kaymış, başını bir yere vurmuş, bilincini kaybetmiş, suya yuvarlanmış ve boğulmuş olmalı." "Olabilir" dedi polis, "Ama olmayabilir de." Ne de olsa, o bir Devon polisiydi, Devon da, Agatha Christie'nin memleketi. "Önce kim olduğunu bulmalıyız. Giysilerin bir özelliği yok. Fotoğrafını göstersek, işe yaramaz. Ne parmakizi, ne DNA'sı veritabanında mevcut. Dövmenin benzerine kimse rastlamamış." Sağ elinin sırtındaki, uzaktan bakıldığında çınar yaprağı gibi duran, yaklaşıldığında minik yıldızları görünen dövmeden söz ediyordu.

İlk ipucu otopsi teknisyeninden


Kimi zaman ilk ipucu, beklenmedik bir zamanda, beklenmedik birinin aklına düşer. Dr. Little ile Dr. Fernanda sudan çıkartılan başka bir cesedle uğraşırken, organları tartmakta olan otopsi teknisyeni, "Şu bileğindeki saat vardı ya" dedi "İki hafta kadar önce otopsisini yaptığınız, sağ eli dövmeli adamın kolundaki. Hani 11:35'te durmuş, ayın 22'sini gösteren gümüş renkteki saat. O bir Rolex'ti. Bildiğim kadarıyla, her Rolex'in kendine özgü bir seri numarası olur."

Buradan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Rolex'in İngiltere'deki temsilciliğinin genel müdürü Henry Hudson, "Saat, 1967 Cenevre yapımı Rolex Oyster Perpetual Chronometer, üç kez servise girmiş, 1977, 1982 ve 1986'da. Sahibi üç ayrı adres vermiş ama, üçü de Harrogate'de, adı Ronald Platt." bilgisini verdi. Polis, Ronald Platt'ın 22 Mart 1945 doğumlu olduğunu, halen Harrogate'de değil, Chelmsford'da kirada oturduğunu ve en son, 21 Haziran'da, yani ceset denizden çıkarılmadan 5 hafta kadar önce görüldüğünü saptadı. Evi kiralarken, David Davis adlı birini kefil göstermişti. Kayıtlarda kefilin adresi yoktu ama, cep telefonu vardı. Polis mutluydu. Aradan haftalar geçmiş olsa da, en azından Platt'ın öldüğünü haber verecek, cesedi teslim edecek birini bulmuştu, David'i aradı.

Polis adresi şaşırdı, çok da iyi oldu

"Ronald arkadaşımdı" dedi David. "Haziran sonlarına doğru 2 bin İngiliz lirası verdim, Fransa'ya iş kurmaya gitti." David, kuvvetli Amerikan aksanı ile İngilizce konuşan, 50'lerinde, uzun boylu, iyi giyimli biriydi. Platt'ın, 60'larda Kanada ordusunda çalıştığını, bir zamanlar Elaine Boyes adlı bir kızla yaşadığını, sağ elinin sırtına Kanada bayrağının üzerindeki çınar yaprağına benzeyen bir dövme yaptırdığını, 20'li yaşlarında annesinin aldığı Rolex'i, kolundan hiç çıkartmadığını anlattı. "Aklınıza bir şey gelirse, mutlaka arayın" dedi. Adresini verdi: Chelmsford yakınlarında, Küçük Londra Çiftliği.

Yeşil pantolonuyla sudan çıkan adam, hiç kuşku yok Ronald Platt'dı. Kanada polisi ile irtibata geçildi. Ordu arşivinden temin edilen fotoğrafta, dövmesi ve saatinin görülmesi bir yana, parmakizleri cesedinkileri tuttu, Dr. Hugh Walters, 1963 tarihli diş röntgeninin öleninkilere uyduğunu bildirdi. İyi de Ronald Platt, son görüldüğü 21 Haziran ile, sudan çıktığı 28 Temmuz arasında neredeydi? Polis, David'i ziyaret etmeye karar verdi ve hiç olmayacak, ama çok işe yarayacak bir hata yaptı. Chelmsford yakınlarında, Küçük Londra Çiftliği yerine Küçük Londra Evi'nin kapısını çaldı.
"Yanlış geldiniz" dedi kapıyı açan ihtiyar. "Londra Çiftliği yandaki ev. Kimi arıyorsunuz ki?" Polis kimi aradığını söyledi. "Yine yanlış" dedi adam, "Yandaki evde David Davis değil, üç yıldır Amerikalı Ronald Platt, genç karısı ve iki küçük çocuğu oturuyor. Borsacıdır, iyi kazanır, Devon'da demirli yatı bile var." Teşekkür etti polis, "Lütfen geldiğimi kimseye söylemeyin" diye tembihleyip gitti. Merkezde gördüğü, adının David Davis olduğunu söyleyen kişi, cesedin kimliğini çalmıştı anlaşılan. Yoksa, başına vurup, suya atan da o muydu? Telefon kayıtlarını istediler.

Borçlarını temizlerim, bana kimliğini bırak ve git


Elaine Boyes, Amerikalının telefonda konuştuklarından biriydi. "David Davis'i geçen hafta aradım" diye anlattı. "90'ların başında tanıştık. Beni Avrupa'nın değişik kentlerine gönderdi. Koleksiyoncuların elindeki antikaların ve yağlı boya tabloların fotoğraflarını çektim, yanıma verdiği paraları, Fransa ve İsviçre bankalarına yatırdım. O aralar, gençliğini Kanada'da geçirmiş Ronald Platt adlı bir İngilizle birlikteydim. Kredi kartı borçlarını ve vergisini ödeyemeyince başı derde girdi. Üç yıl önce, Davis ona bir zarf verdi. "Üzülmeyin artık, size birer Londra - Calgary bileti aldım. Borçlarını da kapatacağım, gitmeden bana kredi kartlarını, ehliyetini, nüfus kağıdını ve çek karneni bırak." dedi. Platt ile Kanadaya uçtuktan bir süre sonra aramız açıldı, ben İngiltere'ye döndüm. İş bulamayınca, onun da buraya geldiğini öğrendim. Ronald'ı bulmak için Davis'i aradım. Onu en son haziranda gördüğünü söyledi ama, cesedinin sudan çıkartıldığını anlatmadı."

Savcı, polisin bütün ısrarına rağmen, Küçük Londra Çiftliği'nin aranmasına izin vermedi. "Vergisini zamanında ödeyen yabancı ve zengin bir işadamı" dedi. Amerikan vatandaşı David Davis sanılan adamın cep telefonu sinyallerini incelendiğinde, işin rengi değişecekti.

Kundaktaki külçe altınlar


David Davis, temmuz ayında cep telefonunu, evinden bir hayli uzakta, Devon'dan kullanmıştı. Bir resepsiyoncu "Doğrudur" dedi, "Fotoğraftaki adam buradaydı. Yanında biri daha vardı, elindeki dövme çok hoşuma gitmişti. Ben Kanadalıyım, çınar yaprağı milli işaretimizdir."

31 Ekim 1996 sabahı, saat 10:30'da sivil polisler, Davis'in evden çıktığını ve bir taksiye bindiğini gördüler. Yolu kestiler, araçtan inmesini söylediler. Ellerini başının üzerine koyan Davis "Sizin için ne yapabilirim, beyler?" diye sordu. Üzerinden Ronalt Platt adına düzenlenmiş kredi kartları ve çek defteri, David Davis adına düzenlenmiş nüfus kağıdı çıktı. "Sizi, Ronalt Platt'ı öldürmekten tutukluyoruz" dediler. "Evinizi arayacağız". Bodrum katındaki yağlı boya tablolara, sahte kimliklere, bebeğin kundağına saklı külçe altınlara ve 10 bin İngiliz lirasına el koydular. David Davis ile çocuğu olabilecek yaştaki karısını tutukladılar. Bayan Davis, aslında karısı değil kızıydı, bir iddiaya göre de babasının çocuklarını doğurmuştu, ancak polisin henüz bundan haberi yoktu.

Çapadaki deri, kemerdeki çinko, yastıktaki saç

"Başka bir şey hatırlamıyor musunuz?" diye sordu polis. "Bir de Sowester marka Danfort tipi çapa vardı ama söylemeyi unuttuk" dediler. Çapanın metal analizi yapıldı, cesedin kemerindeki kalıntılarla örtüştüğü saptandı. Çapaya takılıp kalmış küçük bir deri parçası, kemerin derisine uydu. Ölenin kalçasında ve sol bacağındaki ezikler çapanın boyu ve özelliklerini tuttu. "Cepleri dışarıdaydı" dedi baba Copik. "Biz içine sokuşturduk, size söylemeye korktuk". Polis, adamın ayağının kayıp suya düşmediğine, cepleri boşaltıldıktan sonra, çapanın beline bir kılıç misali takılıp suya atıldığına emindi. Belli ki katil, değil 4.5 - 5 kiloluk bir çapa, beton bağlansa, sudaki bir cesedin dipte kalmayıp yükseleceğini, hayal bile edememişti. İyi de katil kimdi? 3 gündür sorgulanan David Davis, "Ben öldürmedim" diyordu. Gözaltı süresi sona yaklaşmaktaydı. Böyle giderse, David Davis'in elini kolunu sallayarak eve döneceği açıktı.

Delilleri bulduran, genellikle olay yeri inceleme uzmanlarının bilgi ve becerisidir. Genellikle diyorum. Çünkü kimi zaman, görünmez bir el onlara yardım eder. David Davis, temmuz başında yatı Lady Jane'in içini dışını temizletmiş olduğundan, iki kez incelendiği halde, tek bir parmakizine rastlanmamıştı. Son bir kez yatı görmeye gittiler. Mutfak tezgahının altında, evvelce dikkatlerini çekmemiş küçük bir naylon poşet ile R. Platt adına çıkartılmış 8 Temmuz 1996 tarihli bir kredi kartı fişi buldular. Poşetin üzerinde tek bir parmakizi vardı, denizden ölüsü çıkan Ronald Platt'ınki. Kredi kartıyla bir çapa alınmıştı ve çapa yatta yoktu. Bir koltuk döşemesine yapışmış, ucundan deri sallanan 3-5 saç telinin DNA'sı, öleninkinin aynıydı.

Hala "Yetmez" diyordu savcı, "bu deliller onu cinayetle suçlamaya yetmez. Adamın ne zaman öldüğünü bile bilmiyorsunuz. O sırada Davis'in nerede olduğunu bilmiyorsunuz."

Kol saati ve GPS ile yakalanan katil

Ronald Platt'ın kolundaki Rolex, hareketle kurulan, kol sallanmadığında duran bir saatti. Polisler, kımıldatılmayan Rolex'in 44 saatte durduğunu saptayınca, Platt'ın 20 Temmuz'da suya düştüğünü hesapladılar. Acaba, Davis'in yatı ayın 20'sinde neredeydi? Bu sorunun cevabı, Eylül ayında Platt adına kiralanmış konteynerdeydi. Yağlı boya tablolar, önemli miktarda nakit para, külçe altınların arasına sıkışmış, Apelco GXL 1100 marka bir GPS alıcısında. Bir GPS aleti kapatıldığında, son bulunduğu yerin koordinatlarını, günü ve saati hafızasında tutar. Apelco GXL'in hafızasında kalan tarih neydi dersiniz? 20 Temmuz 1996, 20:59. Peki, koordinatlar? Tam, baba oğulun, balıklarla birlikte Ronald Platt'ı denizden çıkarttıkları yer.

Aslında, David Davis'in adı Albert Johnson Walker'di. Amerikalı değil, Kanadalıydı. 70 kadar yatırımcıyı dolandırarak topladığı milyonlarca doları ve eşim diye tanıtacağı 15 yaşındaki kızını yanına alıp ülkesini terketmiş, kimliğini çaldığı adam geri dönünce, foyasının meydana çıkacağından korkup, öldürmüştü. İntepol'ün arananlar listesindeki ilk ve tek Kanadalı Walker, 1998'de ömür boyu hapse mahkum oldu. Cezasının 7 yılını İngiltere'de çektikten sonra ülkesine iade edildi. 2013'te denetimli serbestlik hakkını kazanacak olan Walker, cinayeti hiç bir zaman kabul etmedi, topladığı 2.5 milyon doların ancak bir milyonu bulunabildi, küçük kızının doğurduğu iki çocuğun babası olup olmadığı gündeme gelmedi.